2014-07-07

The Shape of Things to Come

YouTube'da çok değerli hipster oyun yorumcularını dinleye dinleye sonunda ben de kafayı kırdım. Steam'de yazdığım bir iki incelemenin gayet olumlu karşılanması da beni biraz şımarttı açıkçası. Sonunda anlatılara, oyun olsalar bile, anlatı değeriyle yaklaşmaya başladım. Ayrıca bugünlerde sıcak konu olan (hayır, birbirine giren ortadoğu değil, cumhurbaşkanlık seçimleri de değil, 1. dünya problemlerinden söz ediyorum) [bu da ayrı bir mesele aslında. Dünyanın kafayı yediğini fark etmemek için kafamı kuma gömüyor, (henüz) pek alakam olmayan 1. dünyanın meselelerini takip ediyorum. Acıklı!] kadın meselelerine (hayır, "karı-kız muhabbeti" değil, sosyal adalete dair olan) kafa patlattıkça bu konunun oyun sektöründeki yansımaları da gündeme geldi, bu da anlatı değeri tartışmalarında önemliydi ve bu yaklaşımın geçerliliğini arttırdı. Bu bağlamda en son oynadığım iki oyun, Transistor ve Batman: Arkham Origins, üzerine eleştiriler yazmak istiyorum. Sahiden de zorla kazanılmış bu tutumla oynanınca gülüp geçeceğim ya da sadece mekanik olarak bakabileceğim şeyler farklı anlamlar kazandı. Böylece ben de "kendini beğenmiş hipster oyun eleştirmeni" kategorisine giriyorum, ha?! Hemen terziye fötr şapka siparişimi vereyim!

Bundan başka hayatımda ne oluyor? 30 mart ve 7 temmuz arasında 3 aydan fazla vakit var, ancak benim için girdiğim işin rutine bağlanmasından başka pek bir şey olmadı. Zamanlar değişiyor, ben de daha konforlu oyun oynamanın yollarını arıyorum. Xbox 360 kumandası aldım ancak oynayacak oyun bulamadım. En azından Dishonored için kullanırım demiştim ama oyunun birinci kişi kamerasından oynandığını unutmuşum, bu plan da suya düştü. Belki en sonunda Assassin's Creed 3 oynamaya karar verirsem bir işe yarar, ancak oralara geri dönmeyi henüz istemiyorum.
Tabii hayatımda sadece oyunlar yok, zeki hanımlarla yarı-entelektüel tartışmalara giriyor ve kitap da okuyorum. En son Tekirdağ'dan aldığım son kitap olan Ütopya'yı bitirdim, bana W'u hatırlattı: iyi başlayıp gitgide kötüleşen bir ütopya hayali. Tabii W'de bu kasıtlı bir çabaydı, Ütopya'da ise yazarın zamanının bir sonucu sadece. Gene de kendi devri için şaşırtıcı ve yenilikçi fikirler içeren bir eser olsa gerek. Şimdi de Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne bakıyorum. Bir kaç yerde okunması zor bir eser denmiş ancak kesinlikle katılmıyorum, bilakis içine gayet kolaylıkla girilebilen bir kitap. Tabii bunda beynimin anlamını bilmediğim eski kelimelere görünmez muamelesi yapmasının etkisi olabilir.
Son olarak, işte günlerim YouTube'a ismini duyduğum grupların yanına "full album" yazıp bulduğum ilk şeyi dinlemekle geçiyor, her ne kadar Behemoth'un son albümü The Satanist çok güzel olsa da tüm gün boyunca tekrarlanacak bir şey değil. Bir de -biraz geç bir keşif ama laf müziğe döndüyse söylememek olmaz- ilk olarak "Çin GTA'sı" dediğim (ama kesinlikle GTA 4'ten daha çok beğendiğim) Sleeping Dogs'daki metal radyosunda duyduğum Opeth'in yeni albümü Heritage'ı ne kadar beğendiğimi belirtmeliyim.  Metal olmadığı bariz de, progresif rock mı, yoksa jazz mı tartışılabilir. Fark etmez, vereceğimiz yanıt dinlediğimizi daha farklı bir albüm yapmıyor.

Bir de, kültürel tüketimimin bilimsel kısmı var. Tabii aynı zamanda bilimsel olarak üretim de yapmaya çalışıyorum. İlginç bir şekilde hayatımdaki temel sıkıntılar da üretimi istediğim gibi yapamıyor oluşumdan geliyor. Şu anda "çıkmaz sokak iş" tabir edilen bir işteyim, o yüzden kariyerime dair daha sağlam adımlar atmak istiyorum ancak ne yapacağımı tam olarak çözemiyorum. Geçenlerde bir akademisyenle tanıştım, pek sevimli bir adam değil, faydalı pek bir şey de söylemedi ama en azından şimdi suyun kenarında, oradan mı girsem buradan mı girsem diye bakındığımı fark edebildi.
Şaka bir yana, girmeyi planladığım sınavın sorularına baktım da... gidip çalışsam iyi olacak sanırım. Zaten üç ayda bir yazıyorum, bir 3 ay daha ortalıklarda görünmezsem kimse şaşırmaz sanırım. Oyun eleştirileri? Umarım onlar bu kadar beklemez.