2013-11-09

(Bilgisayar) Oyun Sektörü

ekşi sözlükte gündeme dair şeyleri takip etmeyi sevmediğim için (çünkü gündemi sevmiyorum) oyunlara dair tartışmaları keyifle okuyorum. hem de ne tartışmalar! nolur şu başlığın son sayfalarına gidip okuyun da türk oyuncusunun halini görün... neyse, insanlara uzun uzun "bakın siz malsınız, çünkü..." diye başlayan bir yazı yazmayı düşündüm ama birileri "not your blog" derse haklı olacağı için bunu buraya yazayım. tabii bunlar da çoğunlukla sağdan soldan duyduğum şeylerin birleşimi, yani sektör mekaniklerine aşina kimselere yeni bir şey yok. olsun, yazayım.

2013-11-04

Yazı

Bakalım yarım saat içinde ne yazılacak?

Hayatımın boşluğundan sıkıldığım için kendime bir haftalık plan yaptım, içinde de 2,5 saatini yazmaya ayırdım. O kadar şey oynuyor, okuyor izliyorum, bari düşünsel tüketime ek olarak bir üretimim de olsun diye. Acaba yarım saatlerle sınırlamak kötü bir fikir mi? Deneyip göreceğiz. Haftada eni konu 5 saati okumayı da aynı şekilde değerlendiriyorum. Bilgisayar başında otururken kitap okumak zor geliyor, ancak kendime "kitap okuma saati" yapınca bilgisayarı falan boşverip kitabımı alıp gidiyorum. Şimdi okuduğum kitap da ilginç, (bir klasik: Mülksüzler) okunuyor. Gene de, belki onun hakkında yazmak için biraz daha ilerlemeliyim, çünkü Wikipedia'da Müksüzler'in sayfasını ararken yeterince vakit kaybettim ve bu yazı için sadece 15 dakikam kaldı!

Hayır, heyecanlı değilim.

Oynadığım şeylerden söz edebilirim, ama içinde söz etmeye değer pek bir şey görünmüyor. Belki şimdi bunu yayınlar ve XCOM: Enemy Unknown üzerine -daha sonra yayınlamak üzere- bir yazıya başlarım?

2013-09-25

Kavga

yazıyorum şimdi, kimseye anlatamayacağımı bildiğim şeyleri gecenin birbuçuğunda yatakta uzanmış uyuyamayacağımı farkedince yazıyorum. ekşisözlüğe de yazabilirdim, yazarlığım onaylandı sonunda, ancak insanların itiraflarını bile beğenmeyecek insanlar geziyor orada. sevmiyorum kendi kendimle olan kavgama taraflar çıkmasını. evet, anlatacak bir şey yok aslında, kavga ediyorum kendimle o kadar. bir şeyleri değiştirecekmiş gibi kavga ediyorum, tabii ki değişmiyor. bari biraz edebiyat parçalayayım da ne kadar anlamsız olduğu bir çırpıda belli olmasın.

ama ne yazacağım buraya? kavgama taraf istemiyorum, hatta kavgamı duyurmak bile istemiyorum. ne yazmak bana iyi gelecek, zihnime biraz huzur bahşedecek öyleyse? haydi neden kavganın buraya bile yazılamayacağı üzerine spekülasyonlar yapalım o zaman, olur mu?

bir ihtimal olarak, her şey anonim olsa da, neyden söz ettiğimi anlayacak insanlar da okuyor burayı. muhtemelen şimdi de anlıyorlardır ya... demek ki onlara da bunu anlatmak istemiyorum. ama sadece onlar değil, hiç bir şey bilmeyen, benim kadar anonim okuyucuya da açıklayamam sanırım. her şeyden önce, haksız olmaktan, bu kavgayı kaybetmekten korkuyorum. kazanmak değil belki ama, haklı olmak istiyorum. kıvrılıp yatarken en iyimi yaptığımı bilebilmek istiyorum. içim şüphe dolu. bilmeyen bu küçük hayvan içimi, zırhımı, kendimi kemiriyor. bil! olmuyor. kavgalaşıyoruz biz de. ama en azından sizin "yanlış yapmış" deme ihtimalinizi böyle inceliksiz yöntemlerle yok ediyorum. yanlış yapmadım, anlıyor musun? size istediğim kadar diyebilirim, nasılsa vereceğiniz yanıtlar bir tıkla yokedilebilecek yorumlar olacak en fazla. ama kendime dediğimde alaycı bir şekilde gülüp, bir kaş kaldırıp, "hmm... emin misin?" diye soruyor. değilim, olsam kavga eder miydim? uyku düzenimi mahvedip, kendimle kavga edip, gene ve gene uyuyamayıp, ve uyanamayıp, ve belki sonra uyurken, yatağımdan çıkıp "kime anlatsam? kime anlatabilirim?!" diye düşünürken... hepsi, hepsinde mahvoluyorum. gülümseyemiyorum şimdi. rol kesmeyi kesip maskeyi attığım o seferden sonra geri takmak, role ve sahneye dönmek, bilmemkaçıncı perdeyi beklemek... zor iş. yapamıyor muyum? eh, bazen kendimi çok kaptırınca, sahneyi, perdeyi ve geri kalanı unutabiliyorum. ama gene de unuttuğumda bile daha iyi bir anın anısı aklımın bir köşesinde, o küçük canavara cesaretlendirici sözler fısıldıyor.

şu bir gerçek ki, gerçek kimselere anlatamadığım bunları, sanal kişilere, yani size: olmayan okurlarım!, kesinlikle anlatamam. gerçek kişiler gerçek tepkiler veriyor en azından, ikna edilme ihtimalleri var. sanallar? hayır hayır, sizin o şüpheden ne farkınız var? ona laf anlatmaya aciz ben size nasıl anlatsın? ancak böyle anlamayana derinmiş izlenimi verecek saçmalıklar doldurur sayfalar boyu. yaz da yaz, ne olacak ki? neyse neyse, dağıttım gene olmayan konuyu, olmamasını istediğim konuyu, bu blog'da rastgele bir şekilde yazdığım her yazıda yapma eğiliminde olduğum üzere. hadi konuya geri dönelim. hem, bir şey diyeyim mi, en azından bu gece için sahiden de biraz daha iyi geldi. neyse, devam:

düşüş'ü okuyorum şimdi. beni mahvetti, zehirle doldurdu içimi. kendimi varoluş krizlerini geride bırakmış sanırdım. kendimi samimi biri sanırdım. insanlara karşı değil gerçi, kendime karşı. neyi niçin ne yaptığımı bildiğimi sanırdım. zırhın çatladığı şu anda vurulacak darbe değilmiş bu düşüş. o sevimsiz adam gibi ben de yıkıldım, etrafımdaki en büyük düşmanımı gördüm. keşke benim düşmanım içimde olmasaymış. neyse, kendimle boğuşuyorum ve hiç bir şey değişmiyor. uyuyamamaya devam ediyorum. geceleri kendimle geçirmeye. şu kadarcık yazıyı bir saate sığdırmam, elbette internetin yardımları sayesinde, kaçmak değilse ertelemek istediğimi göstermiyor mu? kaçmak da istiyorum ama denedim, kendimden kaçamıyorum. kendimden, kim olduğumdan eminken, daha mutlu değildim ama daha huzurluydum en azından. şimdiyse ikisi de yok. belki sahiden de maskeme geri dönmeliyim, bu maskesiz halimi hiç beğenmiyorum...

2013-08-28

Trakya üçgeni, beşgünü

İslak sacimla yattigim yastik vicdanimi sizlatiyor. Aksam da burada yatacagim, ertesi gunse gidecegim. Tekirdagin sehir kismindayim, beklentilerimden daha luks ve daha pahali bir uc yildizli otelde. Simdi ogle ezani okunuyor, televizyonu ve klimayi kapatinca odayi dolduran sessizlige bir alternatif. Cikip yemek yemeliyim. Kucuk bir sehir, ben de iki ogun yiyecegim. Kahvaltiyi otel veriyor. Ogle yemegini otelin yanindaki koftecide yemeyi dusunuyorum. Sonra yol uzerinde gordugum namik kemal halk kutuphanesine goz atarim. Odam ufak, tam olmasi gerektigi gibi. Pencerem ara bosluga bakiyor, karsimda hic bir sey yok. İstesem ciplak yatabilirim yani. Belki de yatmaliyim, islak parcalarin kurumasi icin...

Yolculuk nasildi? Esenler otogarindan nefret etmemi bir kenara koyarsak, pek bir macera yoktu. Koltugum cam kenariydi ama tam camlarin arasi, kocaman bir parca plastik. O yuzden ben geldigimde orada oturan adama ses etmedim. Ama baskasi etti, cunku ilk bastaki 16'yi 18 okumus, 18'in gercek sahibince kovuldu. Yolda bize markali kek verildi, sasirdim. Niluferde verdikleri dandik keklere cok alismisim. 105 dakika sonra esenler otogarindan tekirdag otogarina ulasmistim, neredeyse kadikoyden cekmekoye olan sure.

Otogardan sehre servis hizmeti yokmus, kendine halk otobusu diyen bir minibuse bindim. Nereye gittigime dair en ufak bir fikrim olmadigi icin alisveris merkezini gorunce atladim. Tum alisveris merkezleri ayni yerler nasilsa. D&R'daki kasiyer kizi biraz sapsallatip yol tarifi aldim. Sahile inmemi soyledi, oysa buranin sahili hic de besiktas veya kadikoy gibi bir carsi degil. Sahile inerken tekrar yol sordugum bufeyse carsidaki salas otelleri bana yakistiramamis olacak ki bu bekledigimden luks oteli onerdi. Neyse, fark etmez. Bir gececik kalacagim nasilsa.

Tatile bir hanimla ciktim: Emma Bovary. Onu okurken, sevgili Ma~yu~shi~'yi dusundum (okuyucuya not: bunu telefonda yaziyorum ve telefona mayushi dedim mi boyle yazmayi ogretmistim) acaba onsuz tatile cikmama mi bozuldu? Sanmam. Ne oldu acaba bize... Onu ozluyorum...

...

Odadan cikarken yanima kitabimi degil de telefonumu almamin bir sonucu olarak gene basbasayiz blog. Cesitli kiyaslamalar yapiyordum. İstanbulu bir metropol olarak ele alirsak, yani ayni sehirden bir kac tane oldugunu fark edersek her sey yerli yerine oturuyor. Her sehir ayni aslinda, hepsinin bir ataturk bulvari, cumhuriyet caddesi, alisveris merkezi, carsida otelleri, iyi ve kotu restoranlari var. Tekirdag farkli mi? İstanbulda olup burada olmayan ne var? 

Oncelikle, buradaki alisveris merkezine starbucks kirli ellerini(?) uzatamamis, su an metaforik bir boslukta, literal bir ozsutteyim. Sirin bir kasiyer vardi, tatilini verimli gecirmeye calisan bir lise cocugu galiba. İcecek siparisimi fiyat/performans diye sormam biraz kafasini karistirdi sanirim. İctigim soguk kahveye krem santiyi duzgunce sikamadigi icin ozur dileyerek getirdi. 

Sonra, sunu kesinlikle soyleyebilirim, İstanbulda daha cok trafik isigi var. Sehrin bir tanecik caddesi var (hukumet caddesi) orada bile icgudulerime guvenip karsiya gecmem gerekiyor. 

Sonra, cocugunu yanimdaki bos koltuga "amcanin yanina gec" diye oturtan anneler var. Yalan degil, baska sartlar altinda o yasta cocugum olurdu gerci. 

Sonra, sahiden de orduevinin onune tak kurmuslar. İlk basta daimi bir dekorasyon sandim ama sonra 30 agustosun yaklastigini hatirladigimda ilgi cekiciligini kaybetti. 
Otelin yanindaki koftecinin kofteleri guzel olsa da, gorunuse gore "aha, turist!" diye ani bir refleks gosterip biraz tuzlu bir fiyat cikardilar.

Bir de, yol uzerinde denk geldigim iki muzeye girdim. İnanilmaz bir merakla girismedigim icin cok detaylara bakmadim, biri standart "zamaninda buralarda kimler yasamis" muzesiydi, cesitli gomuler ve sikkeler vardi. Devamindaki muze 18. yy'in basinda osmanliya surulmus bir macar prensinin koskuydu. Rakóczi muzesi ve caddesi. Konudan anladigim iki sey var: 1) adamlar cuce silahlari kullaniyormus, axehammer ve pickhammer 2) o zamanlar macar kralligi ve bununla birlikte avrupada cok agir dramalar donmus. Bize tarih derslerinde ne gosterildigini hatirlamiyorum. Kendi tarihini bilmek onemli, ama benim tarihim dunya tarihi degil mi?

Sanirim bu gun daha fazla yazmayacagim. Biraz daha yurur, yemek yer, otele gidip dus alip uyur, sabahtan da kahvaltimi edip edirneye gecerim. Orasinin biraz daha eglenceli olmasini umarim, ne de olsa orada iki gun gecirmeyi planliyorum.

...

Kahvecinin "bozarsaniz memnun olurum" demem uzerine monopoly parasi gibi getirdigi para ustumle kendime kitaplar aldim, ucuz bir okuma olsun diye bukowski, camus ve more. Boylece yilbasindan beri cuzdanda tasidigim D&R hediye kartima ilaveten 2,5 lira vererek 3 kitap edinmis oldum. Harika! Sonra yemek katina cikip bukowski'ye baktim. Hikaye kitabiymis, tam bir yaz kitabi. Sonra yemek yemelik bir yerler bulmak icin gezdim, ancak gozume yuksek sosyete yerler ilismedigi icin en dusuk sosyete yerlere gittim, 2 liraya yarim ekmek tavuk doner yedim. Sonra da 1 liraya 1,5 lt erikli alip (evet, tekirdag yakin zamanda istanbulu vuran su zammindan henuz etkilenmemis) odama cekildim. Kendi kendime kafayi yedigim yetmedigi icin arkadaslarimi arayip onlari da iliskim hakkinda endiselendirdim. Arkadaslar ne gunler icindir. Ama siz merak etmeyin, en azidan sizi bu konuda endiselendirmeyecegim, bu konuda blog'a bir yazi yazdim ve yayinlamayacagim. Neyse, arkadaslarimla konusmak canimi siktigi icin, cunku konu cok eglenceli degil, gidip salak sacma bukowski hikayelerine geri dondum.

Gece uyumakta zorlandim, periyodik olarak odayi dolduran elektronik titreme sesi beni sizana kadar beklemek zorunda birakti. Sabah da uyanmak zor oldu. Kurdugum alarmlar bir bir onumde duserken ben uyumaya devam ettim. Saglik olsun, 9:30 degil de 11:00 arabasina binerim ben de. Dandik bir kahvalti, cunku kahvalti etmeyi sevmeyen keyifsiz bir adamin baska bir kahvalti etmesi mumkun degildir, ettikten sonra dusumu aldim, otelden cikisimi yaptim ve otobuse binip otogara gittim. 15 dakika sonra edirne yoluna cikacagim. Otogara girerken f tipi, t tipi ve yariacik cezaevlerine ziyaretci tasiyan servisler gordum. Bu ciddi bir sektore benziyordu. Ne kadar ilginc... Surgununu tekirdagda yasamis prensten sonra bu goruntu bana cok sairane geldi. Hayat acimasiz...

...

Yoldayim. Aycicek tarlalari arasindan geciyoruz. Yaz sonuyla birlikte kararmis, boyunlari bukuk. Kucagimda bukowski var, sikisli sokuslu hikayelerini okuyorum. Sansur ilginc bir sey, bukowski kitabinda "g.t" kelimesi gormek, "sikis" kelimesini gormekten daha huzursuz ediyor beni. Esyanin tabiatina aykiri bir sey varmis gibi. Oysa sikislerle, yaraklarla, gotlerle bir sorunu olan birinin bukowski okumasi ya talihin ya da arkadaslarinin kotu bir oyunu degil midir?

....

Edirnede sokaklar ciger kokuyor! Ayrica sonunda salaslikla rahatligin guzelce dengelendigi bir odada iyi bir fiyata kaliyorum. Keyfim -en azindan bu geziye ve bu sehre dair- yerinde.

Ayrica edirneye ilk anda cekildim. Acaba bu cekiciliginden oturu mu baskent oldu, yoksa baskentligin getirdigi kulturel zenginlik mi onu bu hale getirdi? Neyse ne, modern ziyaretci icin bu onemli degil, onemli olan gezip gormenin iyi bir fikir oldugu.

...

Gun bitti. Aksam 11e gelirken burda dune benzer yanlar goruyorum. Gene doyurucu ve yerel bir ogle yemeginden sonra kiytirik ve herhangi bir yerde yenebilecek bir aksam yemegi yedim. Gene bir baska arkadasimla Ma~yu~shi~'ye dair konustuk. Ama farklar da var, bir baska arkadasimla istanbul ve edirneyi karsilastirdik. Bu defa sehir icindeki ulasim icin toplu tasimaya ihtiyac duydum. Simdi muzik dinliyorum... Opeth her zaman guzel muzik yapmistir, hele guzel death metal yaptigi o efsane yillar... Hep demisimdir, 90larda metalci olmak lazimdi diye.

Neden fotograf cekmeyi sevmiyorum acaba? Anilari saklamak icin iyi bir yontem oldugunu dusunmuyorum sanirim. Hic bir sey degilse fotografa bakan ben ceken ben'den farkli bir ben olacak. O anki dusuncelerimi bir kenara birakalim, sadece gorsel algiya dayali bir arac. Telefonu tutmaktan dolayi sol kolumdaki aci, kulagimda kulaklik ve muzik, boynunda yuksek yastiklarin zorlamasi, tepemdeki ampulun sag bacagimdaki isisi, odaya ilk girdigim anda duyup unuttugum o rahatsiz edici koku. Onun icin cami actim, ancak pek esmiyor... Bunlarin hepsi kaybolacakti forografta, oysa simdi işe bunlari anlatarak basladim. Usenmedigim bir an odayi da tasvir ederim belki.

...

Yatakta uzandim. Gezimin 3. gunu. Ciddi yollar yurudum bugun, daha da yuruyecegim. Sikildim gezmekten, bes degil de dort gun olsa olur mu? Bir sey degil, tekirdagi gordukten sonra kirikkalede pek bir sey olmayacagina ikna oldum. Yaniliyorumdur belki. Neyse ne, yarin luleburgaz'da askerdeki arkadasimla gorusup aksamina eve donecegim. İyi olur belki de, parkeciye hazirlik olarak odami toplarim. Edirne guzel yermis ama.

Sabahtan camilere daldim. Cami gezmek nasil bir seydir bilmedigim icin "hmm evet ilginc" diyip ciktim. Benim bu camilerden anladigim, edirne halki bi noktada hayati 40K zihniyetiyle yasamis. Camilerde bir hasmet, buyukluk var, ibadet degil de askeri bir yapiymis gibi. Selimiye camii baska sartlar altinda bir kale de olabilir ornegin. Belki de sahiden de sinirda yasadiklari icin insanlara duygusal destek olmak icin boyle yapmislardir. İki camii gezdim, bir etnografya muzesine daldim. Muze guzeldi, ama cabuk sikilan bir insan olarak son duzluge bitse de gitsem diye girdim. Sonra varligindan o sirada haberdar oldugum 3. bir camiie gitmek icin hareketlendim, yerini buldum ancak o sirada ogle saati yaklastigi ve gunlerden cuma oldugu icin uzaklastim. Ogle saati yaklasinca bir seyler yeme fikri gitgide caziplesti, ne de olsa kahvalti etmemistim. Caddede bir asagi bir yukari dolastim. Ayni seyi tekrarlalamak icin ciger yemek istemiyordum ama, caddede bar var, cafe var, restoran yok! Sonunda "ilgilenmem" dedigim pazara kadar gittim. Pazarlari hic sevmem, bunu daha da sevmedim ve geri dondum. Caddedeki bir cigkofteci arayislarima yanit verdi neyse ki. Ne zamandir yemiyormusum... Sonra otele dondum, gunes biraz cekilsin, biraz toparlanayim diye uyuklamaya koyuldum.

Uyaninca gunesin cekilmis oldugunu sanip siyah opeth tisortumu giydim. Yanlis karar. Ardindan da once edirnenin peynirli tatlisini aradim, sonra da saraylara dogru yurudum. Saratlylara edirnenin gecekondu mahallesinden gecilerek gidiliyormus, ama ben saray falan goremedim. Uzakta bir tepenin uzerinde bir baska camii gordum, eski gorunuyordu, ona gideyim dedim ama mahallenin tek katli evler labirentinde kayboldum. Geldigim -ya da ona benzer- yoldan geri dondum, ogle namazinda bulunmadigim camiiye gideyim bari dedim. Bugunun 30 agustos olmasi sebebiyle askeriye bize kapilarini acmis envanter sergisi yapiyordu. Kac kere boyle bir firsat olur ki diye girdim. Bina 1899 yilinda edirneliler tarafindan yapilip orduya hediye edilmis. İlgincti ama yigin yigin silahlari ve garip askerleri gormek keyfimi kacirdi. Askerler halinden memnun gorunuyordu ama. Belki de uzun suredir sivil halkla bu kadar icli disli olmadiklari icindir. Binada komutan odasina girmeye kalkismisken ayagim yukseltiye takildi, bir asker "bu mali bir basina birakirsak binayi yikar" diye odayi tanitma bahanesiyle beni kontrol altinda tuttu. Neyse, bina guzelmis, onemli gunlerde giderseniz bir bakin, yoksa sivil olarak biraz zor. Giderken bunu genc bir cifte de anlatmaya calistim ama "yok sagol" diyip beni geri cevirdiler. Kizin cocuga "kanka" demesine bakarsak agir bir friendzone vakasi. Sonunda "uc serefeli camii"e vardim, merdivenlerde bir amcaya yardim ettim. Yani, ettim mi bilmiyorum, bana kendi basina cikti gibi geldi. Neyse, caminin isimlendirilmesi tam bir felaket! Hem bunun 3+2+1+1 olmak uzere 7 serefesi var, hem de sehirde baska bir camii 2+1 olmak uzere 3 serefeli! Kafa karisikliginin boylesi!

Oradan da ciktim, biraz daha yurudum, biraz para cektim, otele girdim. Biraz bukowski okudum, son hikaye kaldi. Blogu guncelledim ve okumaya geri donecegim. Eger bu gece usenmezsem odami tasvir ederim, olmazsa sansiniza kusun.

...

şansınıza küsün! türkçe karakterlerden anladığınız üzere (ne hoş, türkçe kelimesi zaten türkçe karakter konusunda 2/6 oranla gayet güzel bir belirteç) eve döndüm. son günüm nasıl geçti? meh, kırklareli yerine lüleburgaz'a gittim (bir yanlışlık sonucu değil, plan buydu) ve kırklareline gitmediğime hiç pişman olmadım. trakya temel olarak küçük şehir ve kasabalardan ibaret. gerçi, anadolu öyle değil mi? kıyaslamamı da istanbula göre yapıyorum sanmayın, edirneyi "yeterince" büyük buldum, istanbulu ise bir süredir "çok" büyük bulurdum zaten. öyleyse trakyayı güzel kılan ne var? eh, başlamak adına, edirne var. turizmi bir kenara bırakırsak, o peynir ve peynir helvası içimdeki gurmeyi uyandırdı. sonra, genel olarak trakya ahalisi çok güleryüzlü ve yardımsever, hiç aksi örnek görmedim, ki bu sadece müşteri olarak gittiklerim de değildi. neyse, özetle güzel bir tatildi, ancak benim aradığım kültür turizmi için tüm üçgeni dolaşmama gerek yokmuş. bu yazı da böylece son edit'ini (en azından, içerik ekleme bakımından) yaşadı, bundan sonra [iki satır - üç nokta - iki satır] görmeyeceksiniz.

2013-07-21

Romans

Bilenler bilir (kim bilmiyor ki? Beni tanımayan birisi okuyor mu sahiden bunları? Farketmez, öyle olduğunu varsaymak lazım) şimdi harala gürele yazmam gereken bir tez var. Yazıyor muyum? Eh, yazdığım şey bu blog yazısı olduğuna göre: hayır. Haziran'da Gezi parkı eylemleri zihnimi meşgul ediyordu, şu son bir haftadaysa romans. Zaten o ilk başlarda dediğim "özel şeylerden söz etmeme" meselesini bozalı çok oluyor, bunda da sıkıntı olmayacaktır herhalde. Olacaksa, yazıyı erkenden kapatın, bu yazıda entellektüel kimliğinizi zenginleştirecek bir şey yok. Bir hafta önce (ismini -veya nick'ini- onun bilgisi olmadan açıklamayacağım için, gerektiğinde birbirimize verdiğimiz isimlerle anacağım) bir hanımla çıkmaya başladım. Bunu okuyor mudur acaba? Yazı bir noktada ona söyleyemeyeceğim şeylere geleceğine göre, bu yazıyı ona yollamayacağımı biliyorum. Ancak tanımadığımı varsaydığım insanlarla paylaştığım bir şeyi de ondan gizlememin manası yok. O yüzden, okuyorsan, merhaba canım!

Romantik ilişkiler konusunda ne kadar tecrübesiz olduğunu itiraf etmek, zaman geçtikçe daha zorlaşan bir şey. İşin aslı, sanırım kalıplaşmış bir öğrenme sürecine sahip her şey için benzer bir durum vardır. Örneğin Hollanda'da da "Ne? Bu yaşa kadar bisiklet sürmeyi öğrenmedin mi?" diyenler çıkıyor olabilir (Avrupa'nın çok bisikletli ülkesi Hollanda mıydı? Aklımda öyle kalmış). Neyse, Hollanda'yı, bisikleti ve örnekleri bir kenara bırakırsak, Mayushi benim ilk... hmm, ne demeliyim? Kız arkadaş? Sevgili? Çıktığım? Duygularıma karşılık veren kadın? İşte, aslında bu durum bile sorunun ne olduğunu gösteriyor: Bilmiyorum!

Karanlıkta körlemesine gidiyor gibiyim. Birbirimizi seviyoruz, buna şüphem yok. Bazen "acaba fazla mı seviyorum?" diye endişeleniyorum. Onu zaten severdim, aksi halde neden çıkmak isteyeyim? Bir de o da beni sevince, hislerim büyüdü. Kendimi şanslı ve özel hissediyorum, bana insan zekasını çeşitli şekillerde sorgulatmış hanımlardan sonra bu mutluluk çok hoşuma gidiyor. Sonra da kalkıp bu 'fazla' sevgiyle onu boğup, sıkıp, kaçırmaktan korkuyorum. Ona değer veriyorum, yanımda istiyorum, ama o zaman da... 'Bilmiyorum' demiş miydim? Evet, sahiden de ne yapacağımı bilmiyorum. Bir yandan da ben onu ilgi ve sevgiye boğmamak için kendimi tutarken o neden biraz ilgisiz duruyor diyorum ama... Belki o da kendini geri tutuyordur? Belki bu sadece daha 1 haftanın getirdiği bir gerginliktir.

Bir de tabii, çok rahatlamamak ve rahatlatmamak yönünde uyarılar geliyor. Bence yapılabilecek en iyi şey şu sevimsiz ve can sıkan tezi bitirip Mayushi'yle daha çok görüşmek. Şu ilk ay bitsin de neredeyiz, görelim.

2013-05-19

0'la olan problemler

Vidyonun ingilizce olmasını bir kenara bırakırsak... Bu siteyi de Tumblr gibi sadece beğendiğim şeyleri paylaşmak için kullanmadığımı hatırlarsak...

Uzun bir aradan sonra "iş yapmamaya blog'u alet etme" macerama bir matematik yazısıyla devam edeceğim.

Vidyoda uzun uzun anlatılıyor, ancak temelde sorulan iki soru var: 1) neden "sayı/0"dan söz edilemez? 2) neden "0^0"dan söz edilemez? Sırayla gidelim.

1) Sayı/0:

Bunun çeşitli açıklamaları var, ancak ben kendi beğendiğim yöntemle başlayacağım, cebirsel açıklamayla. Diyelim ki, bir sayıyı (A diyelim) 0'a bölerek bir başka sayı (B diyelim) elde ediyoruz. Öyleyse, bölmenin tanımı itibariyle, B'yi 0'la çarpma sonunda da A elde etmeliyiz. Burada sorulacak soru, neden bölmenin tanımı böyle bir şey gerektirsin? Çünkü bölme dediğimiz şey, örneğin 2 ile bölmek, aslında 2'nin çarpmaya göre tersiyle çarpmaktır, yani bu durumda 1/2=0,5 ile. Öyleyse sayıyı 0'a bölmekle 1'i 0'a bölmek arasında bir fark yok, çünkü A/0=(A*1)/0=A*(1/0) diyerek görüyoruz ki 1'in 0'a bölümünü A ile çarparak A'nın 0'a bölümünü de bulabiliriz.

Öyleyse, geri dönelim, 1'i 0'a bölünce ne olur? Daha doğrusu, 0'ın çarpmaya göre tersi nedir? Ne olduğunu bilmem ama, tanımı itibariyle, o sayıyı 0'la çarpınca 1 çıkması gerekir, çünkü "çarpmaya göre tersi" demek çarptığımızda çarpmanın etkisiz elemanı olan 1'i elde edeceğiz demektir. E peki hangi sayıyı 0'la çarpınca 1 eder? Hiç bir sayı, çünkü her hangi bir sayının 0'la çarpımı 0'dır. Peki bu neden? Aslında, sadece 0'ın toplamanın etkisiz elemanı olmasından ötürü. Açalım:

0*A=(+1-1)*A=(+1*A)+(-1*A)=A-A=0

Sanırım kimsenin "0=1-1" ile bir problemi olmaz. "(x+y)*z=x*z + y*z" ise ilk başlardan beri bildiğimiz bir gerçektir (Peki sahiden bir "gerçek" midir? Hayır, tam tersine, bu, bu hesapların tutması için konulmuş koşullardan birisidir, tamamen yapaydır, ama iş görür) Eh, geriye bir başka koşul olarak 1*1=1 dedik mi, her şey kendiliğinden çözülüyor. Böylece, geriye dönersek, 0'la çarptığımızda 1 eden bir sayı bulamadık, yani 0'ın çarpmaya göre tersini bulamadık, yani 1'i 0'a bölemedik, yani sayıyı 0'a bölemedik.

Vidyoda söz edilen, benim pek de sevmediğim, 1/x'in 0'da sonsuza yakınsaması meselesi ise... Eh, 1/x'in sürekli bir fonksyon olmadığı bariz, dahası limiti bile yok, ve kesinlikle 0'da tanımlı değil. Öte yandan, 0'da tanımlı olmayışı tam da anlattığım şeyin bir sonucu. Neyse, ne diyordum... Eğer analiz yapacaksak, fonksyonların tanım aralıkları çok önemlidir. "1/x'i tüm uzayda tanımlayamadığımız için, kaldı ki 0'da limiti de olmadığı için, 1/0'dan söz edemeyiz" diyebiliriz. Öte yandan, limiti olsaydı bile bu söz etmemizi gerektirmez. Örneğin, diyelim ki, fonksyonumuz 1/x değil de x/x olsun. O zaman, tanımlı olduğu her yerde 1 olurdu (bariz) ve haliyle, 0'da da limiti 1 olurdu. Gene de bu bize 0/0=1 dedirtemez. Ya da bunu bir kenara bırakalım, fonksyonumuz x^2/x olsun. Öyleyse tanımlı olduğu her noktada x'e eşit olurdu, böylece 0'da da limiti 0 olurdu, ancak bu bize 0/0=0 dedirtmezdi. Neden? Çünkü Sayı/0 durumundan söz edilemeyeceğini şimdiye kadar çeşitli defalar ve şekillerde açıkladım, eh, 0 da bir sayı olduğuna göre, 0/0'dan da mantıklı bir şekilde söz edemeyiz.

2) 0^0:

Burada önemli bir soru var: her zaman A^B yazılabilir mi? Eğer bu meseleyi A'yı defalarca kendisiyle çarpmak olarak düşünürsek, A'nın pozitif tamsayı kuvvetleri gayet kolay, anlaşılır şeyler, A^1=A, A^2=A*A vs... Peki öyleyse, 0 ve negatif tamsayı kuvvetler ne demek oluyor? Tanımları biraz istismar ederek, ve pozitif tamsayı x,y için (A^x)*(A^y)=A^(x+y) gözlemimize dayanarak, diyebiliriz ki, A^0 öyle bir sayıdır ki A^n ile çarpıldığında A^(n+0)=A^n elde edelim. Tabii ki biliyoruz ki, bu koşulu sağlayan sayı 1'dir, hangi sayıyı 1 ile çarparsak kendisini elde ederiz (Daha büyük cebirsel genelliklerde böyle bir şart yok, bu bizim özelleşmiş çarpma işlemimizin bir koşulu sadece) Buradan devam edersek, A^(-n) sayısı için de denebilir ki bu öyle bir sayı olsun ki A^n ile çarpıldığında A^(n-n)=A^0=1 elde edelim. Bu sayının 1/(A^n) olduğu da aşikar. Böylece, her tamsayı B için A^B yazabildik. Ama bunu her A için yazabildik mi? Maalesef, çünkü 0^0'a tanıma uymak adına 1 desek bile, 0^(-n)'den söz edemeyiz, çünkü asla 0^n=0'la çarpıp da 1 elde edemeyiz. Öte yandan, bunun etrafından dolaşmak için bir değişiklik yapıp 0^0'a 0 dersek, o zaman da 0^(-n) yerine ne yazarsak yazalım (0^n)*(0^-n)=0^0=0 sağlanır, ki bu da bir öncekinden daha iyi bir vaziyet değil.

Peki ya tamsayı olmayan kuvvetler? Gene bir tanımsal istismar, ve tamsayı x,y için (A^x)^y=A^(x*y) gözlemimize dayanarak rasyonel kuvvetler de tanımlanabilir, peki bunu genişletmek mümkün mü? Dahası, bu rasyonel kuvvetleri de her A için tanımlayabilir miyiz? Tamsayı kuvvetler negatif sayılar için problem yaratmamıştı, çünkü (-1)^n sayısı tamsayı n'ler için ya +1 olacaktır ya -1, haliyle her sayının, pozitif veya negatif olduğuna bakmaksızın, tam sayı kuvveti de, tanımlanabiliyordu. Öte yandan, örneğin -1'in 1/2=0,5'inci kuvveti nedir? Başka bir şekilde sorarsak, hangi sayıyı kendisiyle çarparsak -1 elde ederiz? Bu da gerçek sayılar içinde yanıtlanamayan bir soru. Demek ki rasyonel kuvvetler bile, genel olarak, negatif sayılar için tanımlanamıyor. Peki, öyle olsun. O zaman rasyonel kuvvetleri pozitif sayılar için tanımlayıp, soralım: Bunu her sayı için genişletmek mümkün mü? Yanıt evet çıkıyor, hatta bu soruya bir yanıt bulmak dünyanın en meşhur ikinci aşkın sayısının keşfine de yol açıyor. Neyse, özetlersek, kuvvet alma problemi için bir kaç durum var:
  • Kuvvet pozitif tamsayıysa, her sayının kuvveti alınabiliyor
  • Kuvvet tamsayıysa, 0'dan farklı her sayının kuvveti alınabiliyor
  • Sayı pozitifse, bu sayının her kuvveti alınabiliyor
Görüyorsunuz, kuvveti güçlendirmek için kuvveti alınan sayıyı zayıflattık. Ve ne yaparsak yapalım, 0^0 bu 3 kategorinin hiç birine girmiyor. Kuvvet pozitif olmadığı için ilkine, sayı 0 olduğu için ikincisine, pozitif olmadığı içinse üçüncüsüne sokamıyoruz. Hal böyle olunca, 0^0'la ne kast ettiğimiz sorunu çıkıyor, ama önceki kısımda değindiğim "limit alma" meselesi burada da yardımıza yetişiyor. Örneğin, 0^x'in, x 0'a pozitif taraftan yaklaşırken, limitini alabiliriz.  Her ne kadar 0^x'le ne kast ettiğimiz açık olmasa da, bunu her yerde 0 olarak kabul edebiliriz. O zaman bu limit bize 0'ı verir. Öte yandan, x^0=1'in, x 0'a yaklaşırkenki limiti 1 olacaktır. Örnekler çoğaltılabilir, ancak böyle bir ifadeyle karşılaştığımızda bakmamız gereken aslında neyin limitinin alındığı olmalıdır.

2013-03-08

Yakın geçmiş oyunları

Yakın geçmişte çıkan oyunlar değil, benim yeni fırsat bulup oynayabildiklerim. En son oynadığımdan en uzak geçmişe doğru gidiyorlar, 4 mart 2013'ten 5 aralık 2012'ye kadar. 5 aralığı hala yakın geçmiş olarak görmem de benim hakkımda bir şeyler anlatıyordur muhtemelen, ancak ne anlattığını çözemedim.

Legend of Grimrock: Bu bebek inanılmaz bir oyun, eğer hitap ettiği yaşlı kitleye dahilseniz. Gerçekten, günümüz oyunlarına alışmış nesil için değil bu oyun. Her ne kadar ben de bilgisayar oyunlarıyla ciddi bir şekilde ilgilenmeye yeni başlamış olsam da, old-school hassasiyetleri her zaman taşımış ve anlamış biri olarak bu oyuna aşık oldum, onunla evlenebilirim bile. Ama oyuna olan aşkımdan yeterince söz ettim, bir de oyunun ne olduğuna geleyim: Doğadışı bir dağın tepesinden girilen devasa bir zindanda ilerleyen 4 kişilik bir maceracı takımı. İnsanı delirten bulmacalar ve gizler. Ölümcül canavarlar. Tükenen meşaleler ve açlık. Kısaca, zindan gezmenin tüm cazibesi! Gerçekten de, artık tanımadığım insanlarla masaüstü RPG oynayarak riske atacağım vakitte LoG oynarım daha iyi. Tonla kullanıcı-tarafından-yaratılmış içerik olduğunu da eklemeliyim.

Brütal Legend:Açıkçası, Jack Black, metal müzik, ortalama bir action ve kaliteli bir mizah (iki de TF2 eşyası) için aldığım bu oyun, oynadığım saatler içinde beni hayal kırıklığına uğratmadı. Her ne kadar yaşını ve konsollardan geldiğini belli etse de, aradığım her şeyi buldum. Gene de, açık dünyalı her oyundaki sıkıntıya gene düştüm: Yan görevler yüzünden ana göreve bakamıyorum. Zaten çok vakit de ayıramıyorum, ancak oynadığım kadarı gayet keyifliydi, saydığım şeyler ilginizi çekiyorsa bir indirimde bakmak mümkün.

BIT.TRIP RUNNER: Aslında bu oyunu "yakın geçmiş" dediğim aralıktan önce oynuyordum, ancak 3 dünyanın sonuncusuna geçince beynim bu zorluğu kaldıramadı, ben de bıraktım. Yakınlarda 2. oyunun çıkacağını duyunca geri döndüm, ve bulduğum şey hatırladığım kadar zor değildi. Belki de sadece yorulmuştum ve bir ara vermek gerekmişti. Oyun 5 mekaniği kullanarak bölüm sonuna ulaşmaya çalıştığın, genelde kafanı çok kullanmaya ihtiyaç duymadığın (bu nedenle bu oyunu oynarken diğer yandan başka şeyler de düşünebiliyorum) eğlenceli bir ritm/platform oyunu.Gene de uzun süreli oynamamak lazım.

Torchlight: Özetlemek gerekirse, daha rahatlamış grafiklerle bir Diablo. Diablo 2'yi oynamadım, ancak çıktığında oynayan kuzenimin omzundan bakmıştım; Diablo 1'i ise bir kaç sene önce oynadım, ve oynanıştaki bazı "21. yüzyıla uymayan" sıkıntılar yüzünden 3. kattan aşağıya inmemiştim. Diablo 3'e ise hiç değinmeyeyim. Özetle Diablo hakkındaki fikrim "karanlık ve tehlikeli bir dünya" olduğu şeklindeydi. Torchlight'ta böyle bir his yok, mekanlar aydınlık, renkli ve ferah, her ne kadar aslında bunda da Diablo'da (ve Legend of Grimrock'da) olduğu gibi tek bir zindanda kat kat aşağı iniyor olsak da. Oyun mekanikler açısından fena değil, ancak mükemmel olduğunu iddia edecek, yapımcılar dahil, biri olduğunu sanmıyorum. Gene de Diablo 3'ten tatmin olmamış ve vaktini vakfedecek başka bir action/RPG arayanlar için güzel ve ekonomik bir alternatif. Tabii, bunun da ikincisi çıktığına göre, ona bakmak çok daha iyi bir fikir sanırım.

Bastion: İşte bu farklı bir action/RPG! (Ayrıca bu arada ne kadar çok indie oyun, özellikle de RPG oynamışım.) Aslında bu oyunu RPG saymak biraz iddialı, içinde ne detaylı bir karakter gelişimi, ne de ciddi, kimlik belirleyici kararlar var. Çoğunlukla elinde silah yaratık avlıyorsun. Ancak bu oyunda şu yukarıdaki saydıklarımın hiç birinde olmayan bir şey var: İlginç, oynayana bir sonraki satırı merak ettiren bir dünya. Satır kelimesi çok uygun, çünkü Bastion'ı Bastion yapan olanları anlatan karakteristik "anlatıcı"sıdır, böylece aynı anda hikayeyi hem oynuyor, hem yazıyor, hem de dinliyoruz. Oynanış için değil de, bu dünya, bu karakterler, bu müzik, kesinlikle bu müzik, bu hikaye, bu görsellik için oynanacak harika bir oyun. Yani bilgisayar oyunlarını sırf "eğlence" için değil de, "entellektüel üretim" için de oynayabilen herkesin her dileğini tatmin edecek bir eser.

Orcs Must Die!: Neredeyse bir tower defense oyunu. Hikaye basit: dünyaya büyü enerjisi farklı bir düzlemden "geçitler" sayesinde geliyor, biz de o düzlemin yerlisi ork'ların, gnoll'lerin, kobold'ların, hobgoblin'lerin, troll'lerin ve iblislerin dünyaya geçmesini engelliyoruz. Bu amaç uğruna elimizdeki silahları, büyüleri, tuzakları ve celbettiğimiz (türkçe Oyuncunun El Kitabı'nı okuduğum nasıl da belli) yardımcıları kullanıyoruz. Tekdüzeliği geride bırakmak için bir hikayenin gölgesi konulmuş, ama dürüst olalım, hikaye için tower defense oynayacak olsam biraz daha Gemcraft: Labyrinth oynardım. Diğer tower defense oyunlarından ayrılması için de çatışmanın içinde oyuncuya gayet etken bir rol verilmiş. Özetle tekrar oynanırlığı çok yüksek değil, aşık olabileceğiniz bir oyun değil, ama para ve vakit konusunda sıkıntısı olmayanlara bir kaç saatlik hoş bir eğlence vaadediyor.

Braid: Zaman manüpülasyonu gibi karmaşık bir mekanikle tasarlanmış, kafayı çalıştırmak gereken bir bulmaca oyunu. Ekşisözlük'te bakınırken kimilerinin buna platform oyunu dediğini gördüm. Ben mi eksik biliyorum, onlar mı; bilmiyorum. Benim bildiğim "platform oyunu" atlamalı sıçramalı, bazen de ateş etmeli bir action oyunudur. Bir kaç örnek olarak Mario, Jazz Jackrabbit, Assassin's Creed'deki gizli zindanlar vs verilebilir. Böyle bakarsak Braid'e platform oyunu demek Blocks that Matter'a platform oyunu demek kadar saçma olacaktır. Ne, o da mı platform oyunu?! Yeter, gidiyorum buralardan!

Arkadaşlar, ara sıra değil, oyunun geneli olarak "Hmm, burayı geçmek için ne yapmalıyım acaba?" dediğiniz oyunlar bulmaca oyunudur. Bunu ara sıra dedikleriniz ise "bulmacalı oyun"dur. Tabii, neredeyse her yazımda dediğim üzere, ben bir otorite değilim, bu sadece benim fikrim, ama tabii ki benim fikrim olduğu için bana son derece mantıklı geliyor. Böylece oynanış Mario'ya benziyor diye bu Braid'e platform diyeceğime bazen neredeyse bana kafayı yedirttiği için bulmaca demeyi çok daha makul buluyorum. /rant

Tamam, kendi içimdeki kavgam bittiğine göre, oyuna geri döneyim. Braid güzel bir oyun, sanat yönelimi karakteristik, oyun mekaniği değişik ancak kabullenmesi kolay, bulmacalar başarılı, ne çok kolay ne çok zor. Açıkçası müzikleri çok hatırlamıyorum, ancak dediklerine göre o da iyiymiş. O zaman bu oyunu harika bir bulmaca oyunu olmaktan alıkoyan ne? Aslında, sadece bulmaca oyunu olarak bakarsak, hiç bir şey. Ancak sıkıntı yapımcının bir hikaye anlatmaya başlamasında. Hikayeyi tam olarak anlatmıyor, arada ufak ipuçları bırakıyor, belirsiz imalarda bulunuyor, sonunda da oyuncuya "Eee? N'oldu şimdi?" diye sorduruyor, ki bu çok kötü bir şey. Şimdi, yanlış anlaşılma olmasın, Çehov da, Kafka da, Perec de, aslında bir şey anlatmayan ne varsa okudum (evet, biraz abartıyorum) ancak bu yazarlar, aslında bir şey anlatmayarak, aslında o boşlukla bir şey anlatıyordu. Yani o yazarlar bir şeyler anlatmaya çalışmayarak bir anlatı oluştururken, ve o vesileyle her okuyana farklı bir anlatı sunarken, bu oyunun yazarı bir anlatı oluşturmaya çalışırken bir şeyler anlatamamış, bu vesileyle de her oyuncuya aynı şeyi tecrübe ettirmiş: anlamsızlık. Özetle, anlatıya çok takılmayıp oynanışa odaklanırsak çok daha keyifli bir tecrübeye dönüşüyor. Ama oyun güzel mi, güzel. Hele bir de yeni öğrendiğim bir "gizli yıldız" meselesi varmış ki, öğrenince aklım çıktı. Oyun içine konulmuş gizleri ve bulmacaları severim, bir de böyle normal bulmacası bile yeterli bir zorluktaki oyunun içindeki bulmacalar... Fena değil, hiç fena değil!

Cave Story+: İşte modern bağımsız oyun çağını açan oyun! Tabii ben bu farkındalıkla oynamadım, bir aralık günü can sıkıntısıyla "indie action" oyunlarıma bakarken bir Humble Bundle'dan gelen bu oyuna bir şans vermemle başladı. Eh, gizli bir hazine! Neredeyse bir JRPG olan bir action oyunu. Dünya Japon fantastik dünyalarından, teknoloji ve büyü, insanlar ve sevimli tavşan karakterler yanyana. Oynanışta da birden fazla son ve neredeyse bir RPG'den beklenecek kadar karar verme anı var. Bir XP ve gelişme sistemi de var, her ne kadar neyin gelişeceği çok mühim ve geri dönülemez bir karar olmasa da. Sadece dövüş gerçek zamanlı, taktiksel yetenekten ziyade silahla olan yeteneğine dayanıyor; bir partiyi değil de tek bir karakteri kontrol ediyorsun. Grafikler desek, 90'ların ilk yarısında daha ilkokula bile başlamamış ama gene de oturup oyun oynayan insanlara nostaljik gelecektir, ancak günümüz oyuncusu daha fazlasını arayabilir. Yani grafikler kötü mü? Kesinlikle hayır, sadece "retro". Gene de oyunun (Braid gibi) tek kişinin ürünü olduğu düşünülürse, kabul edilebilir. Madem laf Braid'e geldi, karşılaştırmaya devam edeyim. Braid de, Cave Story de oynanış olarak türünün çok iyi örneklerinden, laf yok. Ancak Braid'le Cave Story'nin taban tabana zıt düştüğü bir durum var: Braid'in grafikler modern oyuncuya daha kolay kabul edilebilir gelecekken hikaye zayıf, Cave Story ise harika bir hikayeyi bize eski nesil grafiklerle anlatıyor. Boşuna dememişler, Cave Story "hiç yapılmamış en iyi SNES oyunu" diye. Eğer bu oyun '04'de değil de '94'de yapılmış olsaydı bugün herkesçe "efsanevi" konuma yükseltilir ve hak ettiği tahta oturtulurdu. Ancak piyasaya geç girmesinin de faydaları var: Böyle bir oyunun tek kişi tarafından yapılabilmesi, internet üzerinden sunulabilmesi, dahası bedavaya sunulabilmesi, yani aslında çok kaynak gerektirmemiş bir proje olması. Ayrıca, gene de bir tahtta oturuyor: "16bit çağı"nın tahtı değil de, "bağımsız oyun devrimi"nin tahtı. Büyüksün Cave Story! Ama keşke daha erken çıkmış olsaydın da şimdi senin reklamını yaptığımda "hipster" konumuna düşmeseydim! Gene de, sürekli reklamının yapılması gereken bir oyun, eğer ben 2004'de çıkmış bu oyunla 2012'de tanıştıysam bir şeyler yanlış demektir!

Yazıyı tamamlamak gerekirse, Bastion ve Cave Story, siz bugün dünyaya bir oyunun nasıl güzel olabileceğini, neden çok büyük kaynaklara, gerçek dünyadan düşmüş gibi duran görsellere sahip olmanın şart olmadığını anlatan iki mücevhersiniz. Yıllar içinde de değeriniz azalmayacak, eminim!

2013-03-03

Üretim

Mail'lerimi, 9gag'i ve twitter'ı ardı ardına yenilemekten, xkcd'nin rastgele tuşuna basmaktan, bir o oyuna bir bu oyuna "Acaba oynasam mı? Yok yok, oynamayayım." diye bakmaktan, geceleri yattığımda "İşte bir gün daha böylece bitiyor... Bomboş." demekten sıkıldım, bir değişiklik olması adına blog'a geri döndüm. Zaten blog'u da bir ocakta bu hislerle açmamış mıydım? Topluluktan nefret etmiş, mezun olmaya yakın ama sonrasında ne yapacağını bilemeyen, aslında aradığını bulamamış bir halde? Gene aynı noktaya döndük işte. Ama o zaman bir amacım vardı, kendi setting'im, kendi dünyam. Şimdi tozlar ve yıkıntılar içinde duruyor ejderha imparatorluğum, eksen eğikliğim, şehirlerim, insanlarım. Ya da matematik yazılarım... Hoş, aslında yazmaya devam edebilirim, ancak ileri matematiği gördükçe basit matematikten uzaklaşıyorum, daha doğrusu, neyin "basit" olduğunu unutuyorum, belki ta en başında da pek bilememişim ya.

Asistanlık yaptığım bu 3 dönem bana kalp ve hayal kırıklığından başka bir şey getirmedi. İstanbul'un iyi üniversitelerinden birinde (ki bu, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biri anlamına geliyor) 1. ve 2. sınıf öğrencilerinin hali buysa... Demek ki Türkiye'de lise eğitimi öğrencileri üniversite eğitimine değil, üniversiteye girmeye hazırlıyor. Demek ki yıllar yılı insanlara "kafayı kullanmak" denen işin faydalı ve gerekli olduğunu (ve çok da zor olmadığını) öğretmeye çabalamamış. O zaman bu eğitim ne işe yarıyor? Hiç, sadece 3 (artık 4) yıl boyunca sesini çıkarmadan, kafanı kullanmadan ot gibi yaşayabildiğinin göstergesi, bu da üniversiteye girmeyi hak etmekle ödüllendiriliyor. Tabii çeşitli beyin yıkamalar da var. Fenni bilimleri (ve matematiği, olur da onu fenni bilim olarak saymazsak) bir kenara bırakalım (hoş, onda da sosyal yaşamın şartlandırmalarının çok ciddi etkileri var ama olsun), ancak sosyal bilimler ve kültürel bilgide ne kadar tek taraflı, dar görüşlü, yanlı, ve bu işlerde böyle davranışların getirdiği üzere, yanlış bir eğitim var. Okuduğunu anlayamayan insanlara divan şiirinde kafiye özelliklerini göstererek bir fayda arayan insanlar... "Aslan türkler, kaplan türkler"den ibaret bir tarih eğitimi... Sosyoloji, psikoloji, ekonomiye dair verilen sınırlı bilgiler. Örneğin ben, belli ki fenni işlerle daha ilgili olmam yüzünden, bu bilgilerden faydalanamayacak biriymişim, dolayısıyla burada lisede Türkçe-Matematik okumuş birisi ne der merak ediyorum, ancak pek umutlu değilim. Bir süredir bir YouTube kanalını takip ediyorum, izlediğim her 10 dakikada dünyam biraz daha aydınlanıyor. 3 sene tarih dersi aldım da ne işe yaradı? Hangi bayramın hangi gün olduğunu biliyorum, bu mu? 1. Dünya Savaşı'nı sadece Çanakkale cephesinden ibaret sanan, 2. Dünya Savaşı'ndan haberi olmayan öğrenciler yetişti, bu mu? Eğer lisede tarihe bir aşkla bağlandıysanız belki hangi padişahın ne zaman yaşadığını bile biliyorsunuzdur, aferin. Neyse ki henüz askere gitmedim de Türkiye gerçeğini (başka bir deyişle, rezaletini) henüz daha geniş bir çerçevede görmedim, ancak  gidip de dönenlerin dediğine göre "hangi bayramın hangi gün olduğunu bilme"nin bile sıradışı olduğu bir ülke bu.

Bu ülkeye, bu topluma dair en ufak bir umudum var mı? Hayır, kesinlikle hayır. Hala kalkmış Avrupa Birliği diye konuşuyoruz. Bir süredir konuştuğum iki Danimarkalı genç, arkadaşımın Avusturyalı kız arkadaşı vs'i gördükten sonra diyorum ki, almazlar, almasınlar da! Biz daha "Avrupalılık" nedir anlamamışız ki böyle bir birlikte hak iddia edelim. Bu ülkede mütevazi, her şeyi bilmediğini bilen, daima en doğru olmadığını fark edebilen, dahası kimin doğru, kimin yanlış olduğuna karar verebilecek bir vicdanı olan insanlar artmadıkça, bu kalabalığa da ancak "En doğrusunu ben bilirim!" diyenler önderlik eder; benim gibi şüpheciler ve meraklılar -ve belki hayalciler- ise acı içinde bu gösteriyi izler.

Bir dahaki yazıda yakın geçmişte denediğim oyunlara dair bir iki satır bir şey karalayayım bari de ciddiyet biraz azalsın.