2016-10-31

(Beyaz/Erkek) (suçluluk/sorumluluk)u

işe şu videoyu izleyerek başlayalım:

şimdi de yorumlardan bir kuple: “ne kadar beyaz-karşıtısınız!”, “zencilerin ırkçılığını neden görmezden geliyorsunuz?!”, “peki ya new york’da beyazlara ‘suçlu olduklarını öğreten okula ne demeli?!” örnekler çoğaltılabilir.

2016-10-07

Kültür apartması

geçen günlerimin birinde “politik doğrucular da çok abarttı!” diye çeşitli şikayetlerini dile getien bir akademisyenin dersini dinledim; sonrasında da bir edebiyat festivalinde konuşmacının söylediklerinden rahatsızlık duyan bir katılımcının yazısını okudum. en sonunda da bugün “bir baba hindu”nun afişini gördüm ve taşlar yerli yerine oturdu!
sanırım şikayet edilen şeyin temelinde “biz privilege konumundakiler başkalarının adına da konuştuğumuzda aslında sahiden de onların ağzından seslerini çalıyoruz” noktasından ziyade çok daha basit bir şey var: basitleştirme. ne olduğunu bilmediğimiz şeyler hakkında büyük iddialarda bulununca, celal şengör’ün sosyal bilimler konusunda yaptığına benzer bir şekilde, söz ettiğimiz şeyi olduğundan basit gördüğümüzü göstermiş oluyoruz. örneğin ben, nijeryalı bir genç kızın ana karakterlerden biri olduğu bir hikaye kurabilir miyim? şüphesiz, ancak bana öyle geliyor ki nijeryalı genç bir kadının yazacağından daha dişe dokunur bir bakış açısı sunamam. eğer masasında oturan slim gibi o bakış açısıyla yakınlaşacak bir çaba gösterdiysem belki, ama "nijeryalı genç kız"lık masamın başında otururken birden içime ilham olacak kadar sıradan bir şey gibi gelmiyor bana -tıpkı, ahmet ya da mehmet olmanın da sıradan bir şey olmaması gibi.
hadi biraz daha uzatayım: burak (kadercan) hoca'nın ece temelkuran'ın "gizli oryantalizm"inden şikayet etmesi de bununla alakalı geliyor bana. ele aldığımız şeye "hıhım, evet öyledir. merak etme ben seni senden çok tanıyorum" demek, en nihayetinde karşımızdakini insan olarak görülmenin dışına itmekle sonuçlanıyor (bkz: wikipedia'daki "eric garner'ın ölümü" sayfası. eric garner olarak değil, ölümle sonuçlanan bir vaka olarak mühimsin sen eric!)
neyse, çok uzamadan konuya geri döneyim: bence söylenmek istenen şey "hayır, kurgu yazmayın! sombrero takmayın, thai yemeği yemeyin, kimono giymeyin!" değil, sadece "ne yaptığınızı bilin, kurgunuzun gerçek insanlara dokunduğu yerdeki gerçek insanları tanımaya çalışın, sombrero'yu bir şaka nesnesinin ötesinde görün, kimono giyin ama önce kimono giymek için uygun bir yerde olup olmadığınızı öğrenin" -belki sadece felsefeye yönelik hevesim arttıkça "kendini bilme" meselesine gösterdiğim özen de artmıştır, bilemem. (ama thai yemeği meselesine girmeyelim. yemekten kime zarar gelir? sadece "tayland'ın ve taylandlılar'ın varlık nedeni salı akşamı işten çıktığımda yiyecek lezzetli ve baharatlı bir yiyecek bulabilmemdir" diye düşünecek kadar denyolaşmayın, yeter)

2016-03-04

*shrug*: Giriş

efendim bilenler bilir, gezi günlükleri konusunda kendimce bir ünüm vardır (ciddiyeti bir anda kaybetmek... bu blog'a uzun zamandır yazmıyorum demek ki) gene bir yolculukta düşüncelerimi aktarmak üzere blog'a geldim, ancak bu biraz farklı: fiziki değil, fikri bir yolculuk olacak. uzun zamandır isteyip sinirlenmekten elim gitmeyen bir kitabı, bir anathema'yı okumaya başladım: atlas shrugged! kitap felsefilik iddiasıyla yola çıktığı için, önerdiği felsefenin de benim algıma ziyadesiyle ters düşmesiyle, eleştirel bir şekilde okuyacağım, bu tartışmayı da burada aktaracağım. kitap uzun, dolayısıyla bu yazı dizisi de uzun olacak. 3 kısımdan oluşan bu kitabı 3 (+1, bunu da sayarsak) yazıda inceleyeceğim, arada da örneğin 2.5 gibi altbaşlıklar olacak, bu örneğin ikinci kısmın beşinci bölümünün düşündürdüklerini anlattığım anlamına gelecek.