2011-12-05

Ego Likeness

Öncelikle şu strip'i gördüğüm an nedense (!) aklıma bu blog geldi, xkcd bir kere daha insanlarda huzursuz bir gülümseme yaratabilmiş, teşekkürler.

Bir sıkıntım var. Yanlışlıkla kimsenin bilmediği bir grup buldum, şimdi günlerim onların hasretiyle geçiyor. Wikipedia darkwave/industrial rock yaptıklarını iddia ediyor, ancak bunların ne olduğunu pek bilmiyorum. Müzik dinlememin sıkıntılı olduğu bu günlerde, normalde dinlediğim her şeye (yani Tool ve Behemoth) YouTube aracılığıyla erişebiliyorum, o da olmadı bulup indirebilirim, ancak bunlara erişmek fazlasıyla zor. Zamanında bir şekilde ele geçirdiğim iki albümü de şu an erişimimde olmadığı için, YouTube kullanıcılarının attığı kemiklerdeki etleri sıyırıyorum, buna mecbur kaldım. İşte bu yazının esas amacı, bulduğum Ego Likeness şarkılarını listelemektir, gün gelir gene lazım olur...

Dragonfly (2000)

  1. "A Different Kind of Loss" – 1:36
  2. "Hydra" – 6:27
  3. "Second Skin" – 6:49
  4. "Drown Like You" – 6:04
  5. "The Ocean Beside Us" – 4:09
  6. "The Map Is Not the Territory" – 6:59
  7. "Song to the Divine" – 4:52
  8. "Blind Arms" – 5:14
  9. "Too Many Empty Nests" – 4:10
  10. "I Live On What’s Left" – 4:02
  11. "Aurora" – 8:17
  12. "The Explanation at the Center of It All" – 4:07
Water to the Dead (2004)
  1. Water to the Dead
  2. 16 Miles
  3. Above the Soil (Isabel’s version)
  4. Isabel
  5. Mandala
  6. The Breach
  7. Hurricane
  8. Axis
  9. Traveling Son
  10. Wolves
  11. Wayfaring Stranger
The Order of the Reptile (2006)
  1. Weave
  2. Burn Witch Burn
  3. Smothered
  4. Aviary
  5. Save Your Serpent
  6. Severine
  7. World of Shame
  8. The Foolish Man Who Has No Home
  9. Seventy Nine
  10. Raise Your Red Flags
  11. Afterhours
Bu linklerin adamların kendi sayfasından olduğuna dikkat çekerim. Bu devirde bu kibarlık!

edit: Aldığım duyumlara göre adamlar bir Kickstarter projesiyle Dragonfly'ı tekrar basmak için para topluyormuş, ilgilenen çıkmaz ya, ben duyurmamış olmayayım.

2011-11-21

Dine hakaret ve...

Özet geçelim: Adamın teki zamanında -ağustor 2010- ekşi sözlük'te "din saçmalığı" diye bir başlık açıp bir takım açıklamalarda bulunmuş. Referanslara gerek olmadan alıntı yapayım:
şimdi saçmalık derken, gereksiz olarak anlaşılmasın, gayet de gereklidir din dediğimiz beyin uyuşturucusu. insanoğlu doğru, yanlış, ahlaki, etik gibi kavramların içinden kendi başına çıkabilecek kapasiteye sahip değildir, bu sebeple eline bir yanlış-doğru rehberinin verilmesi çok da dahiyane bir fikirdir aslında. burada garip olan durum, milyarlarca insanın hala kayıtsız şartsız güncellenmemiş ve fantastik masallar silsilesi halinde bulunan bu dinlere inanıyor olmasıdır. bundan daha da garip olanı, bu insanların inanmayana acıyan gözlerle bakması, ve saçma sapan argümanlarla kanıt olduğunu iddia ettiği bir takım görüşlerin diğerlerinin aklına yatmadığı için onların zekasını aşağılamasıdır. güzel kardeşim, tamam sen inan, saygım var. hatta bak şimdi bir ay ben senin tacizlerine maruz kalmamak için sikimde olmamasına rağmen ortalık yerde yeme içme özgürlüğümden feragat edeceğim, sene boyu sabahın beşinde ezan sesiyle uyanmak zorunda kalıyorum, din odaklı yönetimlerin akıl almaz icraatlarının sonuçlarına katlanmak durumundayım, bunları düzeltmek için yapabileceğim birşey de yok, kabul. ama benim bir saçmalığa inanmamam, sırf sen inanıyorsun diye beni aşağılama, kendinden alt seviyede görme hakkını sana vermez. "bak ne kadar mükemmel bir kainat, kusursuz bir sistem, bunu allah yaratmadıysa başka nasıl olabilir" gerizekalılığındaki bir yaklaşımla "bu kainat zumbak tarafından yaratılmıştır, yoksa nasıl olabilirdi" şeklindeki bir yaklaşım arasında bir çokları için en ufak bir fark yoktur, ikisi de ispatlanamaz, ikisi de bilinmeyene bir açıklama getirmek için ortaya atılmış düşüncelerdir. işte düşünmeden inananların* bu kadar net ve basit bir gerçeği anlayamıyor olmaları, dinin saçmalık olduğunun en net ve basit ispatıdır.
İnternet geniş bir ortam, herkes her şeyi söyleyebiliyor. Hikayenin can alıcı kısmı bu kullanıcıya bu açıklaması sebebiyle, 1.5 yıl istemiyle bir dava açılmış olmasıyla başlıyor, şu noktada şapşalın tekinin bu yüzden ötürü internet sitesinin kapatılmasını istemesi durumuna gelmiş. Biraz araştırdım, açılan dava '5237 sayılı türk ceza kanunu, madde 216' denen bir şeyden açılıyormuş, ki onu da okuyalım:
halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama
  1. halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  2. halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  3. halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Tabii bu durumun entellektüel yaşamda ima ettiklerini inceleyebilmek için bu maddeleri bilmeye gerek yok. Adam dine (spesifik olarak islama) kanun koyucularla ve kanun uygulayıcılarla yeterli kadar saygı göstermediği için dava ediliyor, bu kadar basit, zira bu açıklanmadan bu yana geçen 1 seneden fazla zamanda hiç bir 'sosyal, sınıfsal, ırki veya dini' bir grubun elinde yaba ve meşalelerle bir başka böyle gruba bu açıklamadan aldığı ilhamla saldırdığına şahit olmadım. İşin aslı, tüm samimiyetimle söylemeliyim ki, ömrüm boyunca da (bu açıklamadan dolayı) göreceğimi sanmıyorum.

Ancak gene de, Türkiye gibi laik olduğunu iddia eden bir devlette, insan sormadan edemiyor:
  1. Dini korumak devletin görevi mi?
  2. Dine nasıl hakaret edilir?
  3. Şimdiye kadar bu yasadan dolayı kaç müslüman savcı -ki, ülkenin büyük kısmının kendini islama mensup gördüğü düşünülürse, bu sınırlamayla büyük bir veri kümesini elemiş olmuyorum- bu yasaya dayanarak islam dışındaki dinlere edilen hakaretleri mahkemeye taşımış?
İşin aslı, yasa bu haliyle okunduğunda gayet kabul edilmesi kolay geliyor, sonuç olarak toplumu oldukları kişilerden ötürü 'iyi' ve 'kötü' diye ayırmak kabul edilebilir değil, 'kötü'lerin kaldırılmasını önermek, hatta ima etmek ise bir fikre göre faşistçe bir tutumdan ibaret. Gene de, derinlemesine değinecek olmasam da, yasa bu haliyle bile samimiyetle uygulanmıyor, başka bir deyişle yasa uygulayıcıları ikiyüzlülükle itham ediyorum, çünkü çok açık bir 'sosyal, sınıfsal, ırki veya dini gruba düşmanlık propagandası' her gün haklarında gerizekalı dediğim insanlar tarafından internette çeşitli sosyal paylaşım ortamlarında yapılmakta. Kaldı ki, tekrar etmek gerekirse, yazarın bir kin ve düşmanlık tahrikçisi olduğunu söylemek fazlasıyla zor, işin aslı hakaret ettiğini ileri sürmekte bile zorlanabiliriz. Dolayısıyla yasanın en azından şu an için görünmez bir 'dine hakarete karşı' paragrafı da var. Öyleyse, demin saydığım 3 sorunun ilki, gerçekten de geçerli bir soru, kimse 'devletin dini korumaya kalkışmaya çalışmadığını' söylemesin.

Öyleyse, ilk soruma yanıt vereyim: Dini korumak laik bir devletin görevi değildir, bir din devletinin görevidir. Dolayısıyla, 3. sorumun yanıtını her ne kadar bilmesem de bu sayının çok küçük olduğu yönündeki inancıma dayanarak, Türkiye'nin karakteristik bir islam devleti davranışı içinde olduğunu söyleyebiliriz.

2. soru ise çok daha karmaşık. Din özeline inmeye gerek yok, bir kavrama nasıl hakaret edilir? Hakaret, bir kişiye karşı yapıldığında, onun sosyal konumunu, başka bir deyişle insanların ona bakışını 'kötü'lemeye çalışır (tabii, sosyal konumu iyi-kötü gibi çizgisel bir sıralamaya koymak da zor iş, ama önemli değil.) Aynı mantıkla ilerlersek, bir kavrama hakaret de insanların ona bakışını kötülemeye heveslidir. İşte iş burada karmaşıklaşıyor, insan yaşadığı için iyi ve kötü yönleri vardır -ve bunlar da kime sorduğumuza göre değişir, ama fark etmez- ancak kavramlar bir fikir ürünü olduğu için iyi veya kötü olamazlar, zira fikir ürünleri iyi veya kötü olamazlar. Örnek vermek gerekirse, bir kitap çok iyi olabilir, ya da çok yüzeysel olabilir, ama aslında sadece iyi bir kitap veya yüzeysel bir kitaptır. Ahlaki anlamdaki iyilik ve kötülük mutlaka bir davranışa dayanmalıdır, ancak ondan sonra kişi bir ahlağa göre bu davranışı iyi veya kötü olarak atfedebilir. Bundan dolayı fikri ürünler, ki herhangi bir davranışta bulunmazlar, ahlaki iyilik ve kötülükten bağımsızdır, belki sadece o kavramın kriterlerince iyi veya kötü olabilir (ki aslında bu da, zihinde yer etmiş bir 'ideal kavram'la karşılaştırmanın sonucunda söylenebilir.) Tabii, belirtmeliyim ki, fikir ürünleri iyi veya kötü olamasalar da; fikirler, tıpkı davranışlar gibi, hatta tıpkı davranışlar gibi, iyi veya kötü olabilir, çünkü fikir ve davranış ahlaki olarak aynı olmalıdır: Her davranış bir fikirden çıkmıştır, fikirler ise 'bu fikrin uygulanması' davranışıyla özdeşleştirilebilir. Kısaca benim '6 parmaklı insanları öldürelim' demem iyi ya da kötü olabilir, bunu yazdığım kağıt parçasıysa olamaz.

Dolayısıyla, bir kavramın kötü yönlerini göstermek suretiyle insanların gözündeki konumunu düşürmenin imkansızlığına inanıyorum, ne de olsa öyle bir kötü yön yok. Öyleyse insanlar ne yapmaya çalışıyor? Genelde -aslında bu yazıya sebep olan açıklamanın sahibi bile- kavrama saygı duyanları küçük düşürerek o kavramı değersiz kılmaya çalışıyor. Zaten bir insan da bir kavramı ancak bundan dolayı sahiplenir ve onun için savaşır, çünkü ona saygı duymaktadır ve değersiz bir şeye saygı duymak istemez. İlginç olan şey, kavramın değeri zaten insanlar tarafından belirleniyor, dolayısıyla en başından beri onun değerli olduğunu söyleyen de insanlardı. O kavrama biçilen değerin yok olacağına bu kadar hızla gelişin ardında
  • ya eleştiri getirenin sözlerine de duyulan bir saygı
  • ya da kavramı küçük düşürme girişimlerine tahammülsüzlük vardır.
Çoğumuzun çoğumuza insan olmasından başka bir şekilde saygı duymadığı -ki sanırım o da çok yüksek bir seviye değil- bu sosyal yapıda, yapılan herhangi bir küçük düşürme girişiminin böyle heyecanla ciddiye alınmasının ardında küçük düşürme girişimlerine olan tahammülsüzlük olduğu sonucu çıkıyor. Şimdiye kadarki noktaları şu örnek güzelce açıklayacaktır: Bir gün müzeye gidip Venüs heykeline 'Valla alınmaca yok ama bence heykel inanılmaz saçma bir sanat. Ne o öyle, mermermiş, kilmiş falan. Bence bu heykeltıraşlar resim gibi gerçek bir sanatla uğraşsınlar, yeteneklerini boşa harcamasınlar.' dersem, Venüs ne olmayan kollarıyla suratıma tokadı basar, ne de 'Haklısın, bilememişim.' diyerek müzeyi terk eder. Oysa aynı şeyi heykeltıraşlara söylersem bir kısmı ciddiye bile almaz, 'Hıhım, bence de.' diyerek hayatına devam eder, bir başka kısmı ise 'Ömrümde böyle saçmalık duymadım!' der, sinirlenir, kalbi kırılır vs. Beni ciddiye alacak bir heykeltıraş tanımadığım için, sözlerimi saçma bulacak olanların küçük düşürme girişimlerine tahammülsüz olduğunu düşünürüm. Gerçi bu dikkatli okuyucaların göreceği üzerine gayet kalitesiz bir küçük düşürme çabası, birisi bana da böyle bir şey dese, heykeltıraş olmamama rağmen, ciddiye almam ama sözleri sarfedenin pek de üstün olmayan zekası üzerine üzülür ve sinirlenirim.

Kısaca, bir kavrama, özel bir örnek olarak dine hakaret etmek imkansızdır, insanlarsa kavramı ciddiye alanların bu tutumunu saçma bularak kavrama hakaret ettiğini sanmakta. Cümlenin son kısmı, kavrama hakaret etmeye çalışanların aslında -ya sözlerini ciddiye alan, ya da küçük düşürme girişimlerine tahammülsüz- insanlara hakaret ettiği yönünde de okunabilir. Oysa bu tür saçma girişimlere -saçma, çünkü kavram küçük düşürelemez ya da yüceltilemez, kavram orada öylece durmaktadır- karşı tahammüllü olabilmek için bunun saçma bir girişim olduğunu hatırlamak yeterli -ki girişimin neden saçma olduğunu da az önce açıkladım. Tabii bunlar hep bu girişimlerin sıradışı bir saygı duymadığımız bir insandan geldiği varsayımıyla yürütülen bir akıl yürütmenin sonuçları, aksi durumda işler karmaşıklaşıyor.

İlk baştaki konuya dönersek, nasıl ki dine hakaret etmek imkansızsa, dinsizliğe hakaret etmek de bir o kadar imkansızdır. Gene de, gereğinden fazla hevesli dindarlar, doğruluklarını başkalarını yanlışlayarak ispatlama eğilimiyle, dinsizliğe hakaret etmek adına dinsizlere hakaret etmeye çalışıyor. İlk baştaki açıklamanın sahibi de, bu kişilere saygı duymadığını -çünkü burada adamın tanıdıklarından değil genel olarak bu tutum içindekilerden söz ediyoruz- göz önüne alırsak, tahammül sınırının sonuna gelmiş olacak ki tam da ona dokunan yanlış mantık yürütmeye dayanarak bir açıklamada bulunmuş. Konunun başlığı 'Dinsizliğe hakaret etmeye çalışan çalışan dindarların saçma davranışı' olsa çok daha yerinde olurmuş.

Kaldı ki, din gibi -özellikle de tek tanrılı dinler- birinin diğerlerini dışladığı sistemlerde (yani bir din diğer dinleri dışlar) her bir dinin mensupları, diğer dinlere -eğer böyle bir hevesi varsa- hakaret edebilir, ki sanırım bu işin sonu gelmez. Burada, bu hevese yol açan 'doğruluğunu başkasını yanlışlayarak ispatlama' eğilimidir, ki sosyal yaşamda çok tehlikeli bir tutum olduğu tartışılmaz. Bir bilim gibi belli bir kurallar bütünü içinde hareket eden bir sistem bu yöntemle ilerleyebilir, yani verilen kurallar çerçevesinde bir şeyin doğruluğunu, o şeyin yanlış olduğu durumun imkansızlığını ispatlayarak ispatlayabilir; oysa toplumda kurallar bütünü, yani ahlak, evrensel değil, kişiseldir. Dolayısıyla senin yanlışladığın durumun aslında yanlış olmadığı bir kurallar bütünü, yani öyle bir ahlak da gayet hayal edilebilirdir.

Bir kere daha -ve umarım bu son olur- özetlemek gerekirse:
  1. Laik bir devlet insanlara dine hakaretten dava açamaz.
  2. Zaten hiçbir insan da dine, hatta bir kavrama hakaret edemez. Yapsa yapsa bu çabayla kavrama saygı duyan insanların bir kısmını incitir/kırar/sinirlendirir. Kavramları düzgün tanımlamak gerek.
  3. Bir insanın sosyal yaşamdaki varlığının doğruluğu başkalarının yanlışlığından geçmez, herkes 'Ben bana böyle doğruyum, sen sana öyle doğrusun.' diyebilmelidir.

Elbette, bunlar sadece benim düşüncelerim, evrensel ve mutlak hakikat değil. Katılmıyorsanız, öyle olsun. Zaten katılmak zorunda da değildiniz. (Ayrıca, herkesin her konuda hemfikir olduğu bir dünya fazlasıyla sıkıcı olmaz mı?)

Kendimi tutamayarak ekliyorum: Ayrıca yasanın bu haliyle bile gayet muğlak olduğu, ve muğlak yasaların yasa yapımında kaçınılması gerektiği de aşikar. Muğlak yasalarınsa hukukla adaleti birbirinden ayırdığıysa, o kadar da aşikar olmasa da, fark edilebilir.

2011-09-11

Stan's Soapbox

From time to time we receive letters from readers who wonder why there's so much moralizing in our mags. They take great pains to point out that comics are supposed to be escapist reading, and nothing more. But somehow, I can't see it that way. It seems to me that a story without a message, however subliminal, is like a man without a soul. In fact, even the most escapist literature of all -old time fairy tales and heroic legends- contained moral and philosophical points of view. At every college campus where I may speak, there's as much discussion of war and peace, civil rights, and the so-called youth rebellion as there is of our Marvel mags per se. None of us lives in a vacuum -none of us is untouched by the everyday events about us- events which shape our stories just as they shape our lives. Sure our tales can be called escapist -but just because something's for fun, doesn't mean we have to blanket our brains while we read it!
 Mart 1970, X-Men #66, Stan Lee

Doğru söze ne denir?!

2011-09-09

Yeni Blogger, Yeni Yazı

Yeni bir yazı yazayım dedim, blogger ın kullanıcı arayüzünü değiştiğini gördüm. Şimdiye kadar değişen her arayüzde olduğu gibi, bunu da sevmedim. Muhtemelen buna da zamanla alışacağım. Anlamadığım şey, insanlardaki bozulmamış şeyi tamir etme hevesi. Bu yeni arayüz sitenin işleyişini mi hızlandırıyor? Bazı durumlarda -örneğin, MAL- bunun böyle olduğu söylendi, kabul ettim. Belki Facebook ve Blogger da hızlanmıştır, ki ikisinin de MALdan daha geniş bir kullanıcı kitlesi olduğu düşünülürse anlaşılır, ancak pek kabul edilir de gelmiyor. Arayüzle ne ilgisi var ki bunun?

Kısaca -çok yazı yazmıyorum ya zaten- yazı yazacağım zaman "dur bakayım şunu şimdi nasıl yapıyorum?" diye gözlerimi kısıp ekrana bakmam gerekecek. Belki bu halden hızlıca çıkmak için daha çok yazmam gerekiyordur, ha?

Ama tabii bir de, ne yazılacağı sorunu var. Matematik hakkında yazmanın sandığımdan daha zor çıkması işlerimi kolaylaştırmıyor. Season of Claws, bir itici gücün, gerekliliğin eksikliğinden dolayı pek hızlı ilerlemiyor. Harita yapım programı buldum, inceliklerine vâkıf olmaya bile çaba göstermedim. LaTeX kurup yeterlilik kazanma planlarım da Linux tabanlı bir işletim sistemi edinmeme kadar ertelendi. Sanırım evde bırakacağım masaüstü bilgisayarım bu iş için güzel bir aday. Bahar ve yaz sezonuna yetişme planlarım, etrafta eğlenceli animelerin azlığıyla zaman geçtikçe yavaşladı. Geriye çevrilmişini bulmanın zor olduğu dizilerin kalması da bir etken. Ben de, eldeki animelerden Zeta Gundam'ı bitirdim, sonra military sci-fi gazıyla Battlestar Galactica izledim. Hiç fena değildi, her ne kadar sonunda kimi noktalarda ekrana bir kaşımı kaldırıp alaycı bir şekilde bakmış olsam da. Military sci-fi sevenlere Gundam'dan sonra bunu önerebilirim. Şimdi de Firefly isimli space western'e bulaştım. Whedon'un yaptığı, eğlenceli ve görünüşe göre kült statüsüne erişmiş bir dizi. Üstelik kısa, amerikan drama formatına zar zor katlanan -ve BSGnin 70~ bölümünü nasıl izlediği bilinmeyen- benim için harika.

Animeler demişken, sonunda FLCL'yi bir kere daha izledim, ki bu da 3. izleyişim ediyor. Hala güzel, hatta sonunda en kaliteli versyonunu edinmeye karar verdim. Aynısını, NGE'yi tekrar izlerken -ağır aksak ilerliyorum- de söyledim, ancak elimdeki dublajlı versyonu çok beğendiğim için onları silmeyebilirim. Okul açılmadan NGE -bir kez daha- bitebilirse sonunda Cowboy Bebop'u bir kere daha izleyebilir ve bazı şeyleri ardımda bırakabilirim. Tabii Bebop'u asla ardımda bırakmayacağım, yanlış anlaşılma olmasın.

Kendime toparladığım yeni canavar bilgisayarın heyecanıyla oyun oynamaya başladım. Mümkün oldukça yasal oynamaya çalışıyorum, bu da cimriliğimle birleşince Steam'de ve perakende dükkanlarda indirim kovalamaya dönüşüyor. Örneğin Witcher 2 hala makul bir fiyata inmedi, memnun değilim. Ona da bir oyuna verebileceğim en yüksek meblağ olan 25$ vermeye hazırım, ancak hala bu fiyatın iki katı seviyelerde seyrediyor. Onu beklerken, eski ekran kartıma dudak kıvırıp daha ciddiye alınabilen bir ekran kartı talep eden 2 oyundan biri, Batman: Arkham Asylum ile ilgilendim. Söylemeliyim, gerçekten harika bir oyun ve verdiğim her kuruşu -ve fazlasını, indirimlere duacıyım- hak ediyor. Batman seven ve "Action oyunu mu? Pardon, kusmam gerek." demeyen herkese tavsiye edebilirim. Eski ekran kartıma bu terbiyesizliği yapan diğer oyun ise o kadar da ilgi çekici gelemedi oynadığım 10 dk içinde, onu başka bir zamana bırakıyorum. Esas beni şaşırtan ve memnun eden, 5 yaşındaki NFS: Carbon oldu. Yeni ekran kartım oyunun gizli bir yüzünü keşfetmemi sağladı. Keşke bunu daha önceden fark etseydim de onca yarış daha da eğlenceli olsaydı. Şimdiyse kariyer kısmındaki son yarışı yenmem için gereken yeni arabalar için gereken para için gereken yarışlara girip damla damla para toplamaya üşeniyorum. Talihsizlik. Şimdilik oyun oynamaya yönelik en büyük motivasyonum Dawn of War serisine nakledilmiş durumda. Tatmin edici bir indirimde bulduğum DoW1 ve Soulstorm iyi güzel, ama sanırım kendimi tutamayıp Winter Assault ve Dark Crusade için internete -ve tabii ki, Pirate Bay'e- başvuracağım.

Oyunlardan söz etmişken, Portal 2'den söz etmemek ayıp olur. Çok, çok güzel bir action oyunu olmuş, bulmacalar da tatmin edici. Ancak, önceki oyunun aksine bir 'bulmaca oyunu' değil, en azından tek kişilik kısmı. Ancak o da, atmosferi, karakterleri ve atmosferiyle gönlümde taht kurdu. Gerçekten de, Valve'in yaptığı en iyi oyun olabilir. Sunulabilecek tek eleştiri GLaDOS'un gerçekten çok az robot ve çok fazla insan olduğu. İlk oyundaki "Hepinizi dövmeye geldim." AI'sinden sonra biraz huzursuzluk yaratabilir. Bulmacalara gelince, hikayenin kendisindekiler, bir kişinin çok zorlanmadan -ve algısı benim gibi bazı desenleri reddetmekte ısrarcı değilse- hiç çözüme bakmadan çözebileceği seviyede, başka bir deyişle: kolay. Tabii çok kolay değil, bazen kafayı yemenin bir adım öncesinde "Haa, öyle desene!" şeklinde bir ünlemle kendini salak hissede hissede çözüyorsun. Ama bence bulmaca için Portal oynayanlar 2 kişilik versyonu denemeli, gerçekten de 'akıl akıldan üstündür,' ve bu üstünlüğün her zerresine ihtiyaç duyuluyor. Bulmacalar, çözülmesi için iki kişiyi gerektirecek şekilde tasarlandığı için tek kişilik bir düşünme genelde yeterli olmuyor, ki bu da ilk oyunu oynayanların ikinciyi kolay bulmasındaki en büyük faktörle ilgilenmiş oluyor.

Bir de, X-Men okumaya kırılan cesaretim geri geldi, kaldığım yerden devam! Uncanny X-Men'in bu kasımda bitecek olması ise beni çok farklı hislere boğdu, mezun oluyormuş gibi hissettim. Bir sonraki yazımda #51-100 aralığındaki -tekrar basım olmayan- sayıların kısa özeti olacak.

2011-07-22

Opeth - Dirge for November

Lost, here is nowhere
Searching home still
Turning past me, all are gone
Time is now
The omen showed, took me away
Preparations are done, this can't last
The mere reflection brought disgust
No ordeal to conquer, this firm slit
It sheds upon the floor, dripping into a pool
Grant me sleep, take me under
Like the wings of a dove, folding around
I fade into this tender care

Sözleri bir yere yazmam gerekiyordu, 140 karakter sınırından ötürü twitter'a başvuramadım.

2011-07-19

Motörhead Konseri - 16 Temmuz 2011, Cumartesi

  1. Iron Fist
  2. Stay Clean
  3. Get Back in Line
  4. Metropolis
  5. Over the Top
  6. One Night Stand
  7. Gitar solo
  8. The Thousand Names of God
  9. I Know How to Die
  10. The Chase is Better Than the Catch
  11. In the Name of Tragedy + davul solosu
  12. Going to Brazil
  13. Killed by Death
  14. Ace of Spades
  15. Grubun tanıtılması
  16. Overkill
Konser ise şöyle özetlenebilir: Herhangi bir şeyin bundan daha "Rock 'n Roll" olamayacağına dair samimi bir inancım var.

2011-07-07

Büyük Okul

Her eyaletin başkentinde bulunan Büyük Okul'ların nüfusunu bulmak için çıkarttığım yöntem
  • (1500+5d100)x(%50+5d10) wizard
  • (900+4d100)x(%40+3d20) psion
  • bu ikisinin toplamı x d4/6 bize toplam sorcerer + wilder sayısını veriyor, bunun %(20+3d20) kadarı sorcerer, kalanı wilder olacak şekilde
  • 4d100 bard
  • 100+2d100 toplam psychic warrior ve soulknife sayısı, bunun (%50+1d10) kadarı psychic warrior, kalanı soulknife olacak şekilde
  • 5d100 kişi büyünün daha az bilinen yönleriyle uğraşıyor, (%15+3d10) kadarı warmage, (%15+3d10) kadarı beguiler, (%10+2d10) kadarı warlock, kalanı wujen olacak şekilde
  • 2d100 incarnum erbabı var, (%40+2d10) kadarı incarnate, (%10+3d10) kadarı totemist, kalanı soulborn olacak şekilde
  • bunlara ek olarak, 3d100 kişi tamamen farklı büyüleri takip ediyor, (%25+1d20) shadowcaster, (%30+2d8) binder, kalanı truenamer olacak şekilde
  • 100+5d100 kişi ise, büyüsel değil dünveyi ilimlerle ilgileniyor
  • tüm bu sayıların toplamının %(10+d10)ı kadar öğretmen, %(6+d6) hizmetli bulunmakta
bunlara ek olarak, büyücüler şu şekilde okullara ayrılmakta:
  • abjuration: (%6+d4)+(d6+d8)
  • conjuration: (%6+d6)+(d6+d8)
  • divination: (%4+d6)+(d6+d8)
  • enchantment: (%6+d4)+(d6+d8)
  • evocation: (%8+d4)+(d6+d8)
  • illusion: (%6+d4)+(d6+d8)
  • necromancy: (%6+d4)+(d6+d8)
  • transmutation: (%6+d6)+(d6+d8)
  • universalist: geri kalanlar
bunlara ek olarak, okulların nüfus yoğunluğu şu şekilde olmakta:
  • %20+d10 insan
  • %10+d20 elf
  • 10+d20 toplam dwarf, gnome, half-elf, half-orc nüfusu
  • 1d20 toplam half-giant, maenad, dromite, xeph nüfusu
  • geri kalanlar da toplam goblinoid, orc, halfling, aasimar, tiefling, giant nüfusu
  • not: eğer son 1d20 kalan sayıdan az ise, ikisi yer değiştirecek
şimdi bunların korgodaki okulda uygulanışını görelim
  • 106 abjuration, 122 conjuration, 122 divination, 105 enchantment, 145 evocation, 133 illusion, 98 necromancy, 93 transmutation, 343 universalist olmak üzere 1267 wizard
  • 814 sorcerer
  • 214 bard
  • 74 warmage
  • 62 beguiler
  • 47 warlock
  • 40 wu-jen
  • 702 psion
  • 499 wilder
  • 67 psychic warrior
  • 44 soulknife
  • 41 incarnate
  • 18 totemist
  • 19 soulborn
  • 50 shadow caster
  • 54 binder
  • 22 truenamer
  • 296 bilim öğrencisi
  • 563 öğretmen
  • 433 çalışan
olmak üzere toplam 5326 kişi yaşamakta. nüfus yoğunlukları şu şekilde:
  • %30 insan
  • %21 elf
  • %9 half-elf
  • %8 gnome
  • %7 dwarf
  • %5 half-orc
  • %3 half-giant, tiefling, aasimar
  • %2 halfling, maenad, dromite, xeph
  • %1 goblinoid, orc, giant
    ayrıca, öğrenciler 1-4 seviye arasında olacak, öğretmenler 12+, her birimin başındaki kişi ise 16+. yani bir okulda 18 tane 16+ seviye kişi olacak, imparatorluğumda ise 25 tane okul. bu ülkeyi cebren ve hile ile ele geçirmek çok kolay olmasa gerek, 450 tane inanılmaz güçlü büyücüyü kontrol altında tutabilecek bir ejderha gücünden söz ediyoruz

    görüldüğü üzere, her ne kadar PFRPG'i çok sevsem de, 3.5E'nin sunduğu geniş imkanlardan vaz geçemiyorum. ayrıca itiraf etmeliyim, PF'nin icatlarını da o kadar sevemedim. gene de, gün gelir bir oyuncum PF-specific bir şey isterse oturup onu da memnun etmenin bir yolunu bulurum

    edit: acaba her birime değil de her 'dal'a mı bir +16 'usta' yerleştirsem, yani arcane, psionic, incarnum ve book of magiciçin de 3 olmak üzere 6 kişi. okulları biraz daha kolay kontrol edilir yapar.

    Kogro

    notlar:
    • eyaletlere, eyaletin başkentinin adını vereceğim
    • ve bununla yetinmeyip, bir süre için tek bir eyalete kafa patlatacağım
    • ve onun ismi de -sakın şaşırmayın- kogro olacak
    • biraz daha tembellik ederek, önceliğimi başkente vereceğim
    • ve şaşırmayın ama, başkentin ismi de kogro olacak
    • bu şehir hemen hemen 2,5 km ve1,2 km kenarlara sahip bir dikdörtgene sığacak, yani 3km^2
    • başka bir deyişle,  1.55 mil ve 0,745 mil kenarlara sahip bir dikdörtgen, yani 1.158 mil^2
    • ve bu dikdörtgeni doğu-batı ekseni yatay olan bir haritaya koyarsak uzun kenarı dik olur, solunda da deniz vardır, altında nehir, yukarıdan ve soldan ve aşağıdan da yollar bağlanmaktadır
    • 8 bölgesi olacak: Büyük Okul, Saray, Yüksek Mahalle, Aşağı Mahalle, Pazar, Tersane, Deniz Rıhtımı, Nehir Rıhtımı
    • paizo'nun sözüne güvenecek olursak, bu mesafeler 26 ve 13 dakikalık yürüyüşle kat edilebiliyormuş, ve kalabalık bir şehir içinse bu süreler 93 ve 45 dakikaya çıkıyormuş. 13 dakikada yürüyebileceğim yolları göz önüne aldığımda, şunu söyleyebilirim: 80,000 kişi o şehre sığar, ancak tıklım tıkış bir şehir olur. bu kötü bir şey değil.
    • nüfusun önemli kısmının (~%80) yaşadığı 3 bölge -pazar ve 'mahalle'ler- şehir yüzeyinin yaklaşık %90ını kaplamalı, aksi takdirde orada yaşamak imkansızlaşır. bunu fark etmemden önce yazdığım sayılardan vazgeçmem gerekse de, bununla yaşayabilirim.
    • şehrin nüfusu 81,100e yakın olarak tahmin ediliyor, ancak tabii ki bu sayı sabit değil.
    edit: mimarlarla yaptığım görüşmelere göre, o şehir sadece tıklım tıkış değil, ÇOK! kalabalık olurmuş. dolayısıyla yüzey alanı biraz arttırmaya karar verdim -çok değil, biraz-
    edit2: alanı 1,5 katına çıkartmak için kenarları 1,25 ile çarpmaya karar verdim, böylece 3,1 ve 1,5 km kenarlara sahip, 4,65 km^2 lik bir alan (yani 1,92x0,93 mil, 1,7856 mil^2, 10135x4910 feet) olacak. bunun %90ı olan 4 km^2 alanda 64,000 kişi yaşaması, 16000kişi/km^2 lik bir nüfus yoğunluğunu ima eder, ki bu nüfus yoğunluğu bizim dünyamızda ilk 50ye girmiyor. biraz daha tatmin edici bir yaklaşım oldu.

      Blind Guardian Konseri - 4 Mayıs 2011, Çarşamba

      Elimde birikmiş kağıtları temizlemeye koyulduğumda konser sırasında tuttuğum listeye rastladım, bu playlist i bilgisayarımda tekrar oluşturamayacağım için de, buraya yazıyorum. Şarkı ismi - albüm ismi şeklinde yazılmıştır.

      1. Sacred Worlds - At the Edge of Time
      2. Welcome to Dying - Tales from the Twilight World
      3. Nightfall - Nightfall in Middle-Earth
      4. Fly - A Twist in the Myth
      5. Time Stands Still - Nightfall in Middle-Earth
      6. Lord of the Rings - Tales from the Twilight World
      7. Voice in the Dark -  At the Edge of Time
      8. Traveler in Time - Tales from the Twilight World
      9. Valhalla - Follow the Blind
      10. And Then There Was Silence - A Night at the Opera
      11. Wheel of Time - At the Edge of Time
      -bis-
      1. Bard's Song (In the Forest) - Somewhere Far Beyond
      2. Bard's Song (The Hobbit) - Somewhere Far Beyond
      3. Mirror Mirror - Nightfall in Middle-Earth
      İşte böylece, 14 şarkı boyunca ozanlara eşlik ettik. Geriye bir sonraki sefere dek beklemek kaldı sadece.

      2011-06-29

      (Uncanny) X-Men 1-50

      Madem bir noktada review lar yazmaya başlayacağım, öyleyse şimdiye kadarki tecrübemden bir kaç not düşeyim:

      SPOILER ALERT

      - magnetonun ilk piyasaya çıkışı: 1. sayı. hastanım bebek!
      - ama 2. sayıda karşımızda kim var dersiniz? vanisher! tanıyan var mı? yok mu? lame olmasının bununla bir ilgisi olabilir
      - ve sonra blob geliyor
      -ve sonra da, magneto adam toplayıp geliyor. quicksilver, scarlet witch, toad, mastermind... magneto'yu sevdiğimi söylemiş miydim?
      - 4 sayı üstüste (#4-7) brotherhood of evil mutants ın bizim gençlere çeşitli çileler çektirdiğini görmek güzeldi, ama bi noktada kabak tadı vermiyor da değil. bu çeşitli çileler arasında angel ı yakalamak, namor u saflara katmaya çalışmak ve blob u tavlamaya çalışmak var. tabii ki olmuyor, çünkü kahramanlarımız günü kurtarıyor!
      - #8de unus isimli bir villain e rastlıyoruz. tanınırlık konusunda vanisher la yarıştığı söylenebilir. ek olarak söylemeliyim, isminin anüsü bu kadar andırması sadece benim art niyetliliğim olamaz, değil mi?
      - #9da karşımıza avengers çıkıyor, bir de lucifer diye bir 'şey'. prof x'in geçmişine de biraz değiniliyor tabii
      - #10da, ne akla hizmetse, savage land e gidiyor, ka-zar ile takılıyorlar. eğlenceli bir bölüm, savage land i zaten eskiden beri sevmişimdir
      - #11de, beyonder olarak da tanınan 'stranger' geliyor, sonra da, magneto ve toad ı alıp kaçıyor. NE?! Q.Q btw, bu sayıda scarlet witch ve quicksilver bir süredir içinde oldukları 'lan biz bıraksak bu işleri' hevesinin son aşamasında grubu bırakıyor, sonra da avengers a katılıyorlar. nereden nereye!
      - #12-13 juggernaut la bir şekilde başa çıkmaya çalışan gençler, bu arada da xavier'in kardeşiyle olan ilişkisine de bakışlar atıyor. juggernaut imba lığıyla ilk kez karşılaşmamız da çok güzel iki bölümle oluyor
      - #14-16da sentinel belasının ilk kez ortaya çıkışına ayrılmış. tabii, sonunda yaratıcısı kendini feda etmek suretiyle onları da yok ediyor, ama marvel da işlerin böyle yürümediğini biliyoruz.
      - #17de sevgili gençleri bilinmedik bir tehlike bekliyor, her birini tek tek avlıyor ve bekliyor. heyecan dolu, ve son sayfada bu tehdidin kaynağını öğreniyoruz: Magneto! onu kaçıran beyonder ın elinden kurtulan magneto, bir sonraki sayıda tüm bu çabalarının gene de boşa çıkartılmasıyla yüzleşecek. bir şey değil, gene beyonder tarafından kovalanıyor. böyle iş olmaz olsun! 21 sayı geçti, hala etrafta yok herif! Q.Q
      - ve sonra etraftaki en gereksiz karakterlerden biri olan mimic geliyor, bu herif tam bir peter petrielli, ya da adı her neyse. neyse, bölümün sonunda güçleri ve hafızası bir şekilde gidiyor da bir kaç sayılığına ondan kurtuluyoruz.
      - #20-21de, #9da karşılaştığımız luciferin dünyayı ele geçirme planına tanıklık ediyoruz. arada tekrar güç kazanmış blob ve unusun birlikte çalıştığını da görüyoruz. lucifer de uzaylıymış bu arada, bir kere daha başarısızlığa uğrayınca patron bunu geri çağırıyor.
      - #22-23de, count nefaria isimli bir avrupa asili daha önceden denenmiş bir taktikle, kendine bir süper-kötü takımı kuruyor, her x-men i tek tek dövüyor, sonra da hain emellerine alet etmeye çalışıyor. tabii olmuyor, gençler kaçıyor, onları dövenleri hep birlikte çalışıp alt ediyorlar falan. böyle eğlenceli şeyler.
      - #24de deli bir bilim adamının deneylerinin başarısızlığa uğramasını izliyoruz. ha bir de, jean grey takımı bırakıp üniversiteye başlıyor bu sıralar, ama hala hafta sonları falan eğlenmeye geliyor.
      - s#25-26da ise bir ödül avcısının yanlış bir hazine bulup, eski bir maya tanrısının vücuda gelmesini sağlayışı var
      - #27de tekrar mimic var, bleh. ayrıca bu sayıda ilk kez 'factor three' den söz ediliyor, öyle ki, prof etraftaki çeşitli kahramanlara 'gelin bizde çalışın, diş sigortası da var' diyor da nafile, sonunda bir şekilde hafıza ve güçlerini kazanan mimic'e iş veriliyor
      - ve sonunda factor three ilk saldırısını yapıyor. ogre ve beyin kontrolü altındaki banshee mansion a dalıp etrafı birbirine katıyor. bir işe yarıyor mu dersiniz? hayır!
      - #29da yarı organik yarı android ve düşmanını güçlerini çalabilen bir yaratık -zamanında avenger la kapışmış, hatta captain i öldürdüğünü bile sanıyor- bizim gençlere dalıyor, mimic in (bleh) fedakarlığı sayesinde güçlerini kaybedip denize çakılıyor, mimic de güçlerini kaybedip adam oluyor. gözüme de bir daha gözükmesin
      - #30da bir zamanlar merlin olarak bilinmiş olan 'warlock' acayip sci-fi fantasy bir setting de çeşitli maymunluklar yapıyor, gençlerden dayağını yiyip susuyor. ilginç, eğlenceli bir bölümdü
      - #31de çakma iron man olmak için çok hevesli bir genç, x-men tarafından dövülen bir sonraki kötü oluyor. neyse ki sonunda aklı başına geliyor
      - #32-33 de kim var? Magn... hayır, maalesef o değil, juggernaut var. yetkililerin alıp saklayamadığı bu süpersonik arkadaş x-mansion ın bodrumunda saklıymış, ve ters giden bir deney sonrası serbest kalıp etrafı birbirine katıyor. buraya kadar her şey güzel, cyke ve sevdiceği, dr. strange den de tüyo alıp büyülü bir şekilde alt ediyorlar. esas sorun, 32de ters giden deney sonucu felç olan xavier, 33ün sonunda gençlerimizin bıraktığı yatakta değil! kaçırılan bir lider bir süper grubun başına gelebilecek en iyi şeylerden olmasa gerek.
      - kafayı yemiş bir şekilde etrafta koşturan gençler, gelen acil yardım çağrısı üzerine prof u unutup yer altında iki tiranın hakimiyet mücadelesine karışıyor, kaçırılan başka bir insanı -31deki iron maiden özentisi- kurtarıp geri geliyorlar. bu sırada, 48 saate yakın bir süredir uykusuz oldukları da söyleniyor. zor iş azizim.
      - sonra, factor three nin yolladığı bir robotu mahallemizin arkadaş canlısı kahramanı spider-man le karıştırıp birbirlerine girişiyor, sonra da 'pardon abi yanlışlık olmuş' diye geri dönüyorlar. bunda banshee'nin yolladığı eksik mesajın da etkisi var tabii.
      - banshee nin üzerindeki konum bulma aracıyla orta avrupaya gitmeleri gerektiğine kanaat getiren gençler, yolculuk parasını çıkartmak için çeşitli maymunluklar yapıyor, arada odasından daha çok çıkması gereken bir ergeni dövüp babasından ödül kazanıyorlar. işler yolunda!
      - ve sonra, avrupaya gidiyor, factor three yi dövüyor, ve yeni kostümleriyle yeni bir hayata başlıyorlar. gerçekten o kadar olaylı bir üç bölüm ki (#37-39) benim yazmamdansa gidip okumanızı tavsiye ederim
      - dünyamıza yeterince yakın geçen uzaylılar, elçi olarak bir  android gönderiyorlar. tanıdık bir canavar, frankenstein'in canavarı! bu klasik edebi eserden faydalanan bu bölüm, yaratığın kalıcı imhasıyla -yani, umudumuz o yönde- bitiyor
      - #41-42 yeraltındaki gelişmiş bir medeniyetin prensi olan insansı bir yaratığın, dangalak bir insanın nükleer enerjiyle çalışan deprem makinesi sonucunda yok olan ırkının intikam macerasına odaklanıyor. gerçekten, 'kötü'nün gözünden bakarsak çok trajik bir hikaye, ama tabii elinin ayarı olmadığından tüm dünyayı yok etmek istemesiyle birlikte işe bir süper kahraman takımının karışması kaçınılmazdı. bu macera sırasında iyice asabi, huysuz bir ihtiyara dönüşen xavier, sonunda da kötümüzün trajik kendini feda edişi sırasındaki patlamada ölüyor! o.O (yani tamam, ölmüyor ama, nasıl ölmediğini nasıl açıklayacaklar merak ediyorum)
      - #43le başlayan macerada kim var dersiniz? Magn... evet, bu sefer gerçekten de o! MAGNETO! pietro ve scarlet witch i tekrar kötü mutantlar kardeşliğine katan kötümüz, gerizekalı kölesi toad la birlikte -mastermind etrafta görünmüyor- büyük bir kötülük peşinde. bu sayıda ilginç olan şey, pietro'nun ne kadar da güzel bir karaktere dönüştüğünü görmek, yüzeysellikten alabildiğine uzak. magneto'nun üssüne dalan gençler, daha bir kaç sayı oradan çıkacağa benzemiyor.
      - Magnetonun adasındaki macera devam ediyor. #43ün sonunda kaçan angel, #44. sayıda yol üzerindeki bir adada bir 'kanatlı insan' ırkının soğuk uykularına bekçilik eden bir insanla kozlarını paylaşıyor. #45 ise, başarıyla zincirlerinden kurtulan cyclops un adada diğerlerini kurtarmaya çalışırken önce toad, sonra quicksilver la kapışmasını içeriyor. aslında, quicksilver la makul bir diyalog içine girmek üzerelerdi, ki bunu kesinlikle dilerdim, ancak olmadı. bu sayının sonunda kim çıkıyor dersiniz? magneto değil, bu şaşırtıcı olmazdı. Avengers! kaçan angel ın haber vermesi sonucu yardıma koşan bu takım... nasıl desem, biraz agresif bir tutum sergiliyor ilk başta.
      - Avengers #53 XM#45in bıraktığı yerden devam ediyor. önce avengers ın cyke ı pataklamaya çalışmasını, sonra da herkesle birlik yapıp magneto yu alt etmesini izliyoruz. bu sayının ilginç yanı, çeşitli çakallıklarla saflarına geri kattığı quicksilver ve scarlet witch e ek olarak, toad ın da magneto nun tiranlığından yaka silkip onu bir başına bırakması. bölümün sonunda adaınn patlamasıyla suda yüzen magnetonun miğferi görülüyor. yoksa öldü mü?! -tabii ki hayır-
      - #46da girdiği mistik derinliklerden bir şekilde kurtulan juggernaut, bir kere daha prof un peşine düşüyor. öldüğü haberini kabullenemeyen, x'lerin onu kandırdığını düşünen juggernaut, o sinirle hepsini lime lime etmek üzereyken tekrar geldiği deliğe geri dönüyor. o sırada ortaya çıkan bir dedektif de gençlere artık ayrılmaları gerektiğini, çünkü birlikte olmalarının çok tehlikeli olduğunu, üstelik eğer ayrı dururlarsa tehlikelere çok daha ani bir şekilde müdahele edebileceklerini söylüyor. bunun üzerine kandırılmaya müsait genç cyke oluru verip grubu dağıtıyor.
      - #47de bu ayrılmanın ilk parçası, beast-iceman duo sunu izliyoruz. kızları alıp şehirde bir akşam geçirirken, büyücülükten vazgeçip mass-hypnosist olarak bir kariyer takip etmeye başlamış olan merlin -ya da warlock- un kendine iradesiz insanlardan bir ordu kurmasına engel oluyor, çeşitli ses ve ışık şovlarıyla kafasını allak bullak edip günü kurtarıyorlar.
      - #48de ise ikinci parça olarak yıllar boyunca beklediğimiz çift olan cyke-marvel girl leyiz. kendilerine bir 'kılık' uydurup -jean model, cyke ise radyocu- günlük yaşamlarına devam ederken, nereden çıktığı belirsiz quasimodo -quasimotivational destruct-organ- yaratığının cyke ın radyosunu sabote etme girişimini bozuyorlar. itiraf ediyorum, bu son iki sayı eğlenceli, ama bir o kadar da boştu.
      - #49, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, takımın son elemanı angel a dönüyor. şaşırtıcı olan, angel ın x-manor da nostalji yaparken çalışan cerebro'dan kıllanıp tüm takımı bir araya getirtmesi. olay, magneto nun müritlerinden birisi olan mesmero nun bir şekilde kimliklerinin farkına varamamış mutantlara seslenip onlarla kendi ordusunu kurmak istemesi, magneto nun izinden gidip bir mutant ülkesi kurma sevdası. gençlerimiz bununla boğuşurken, bir yandan da bobby nin yolda arabanın önüne atlayan bir genç kızı -daha doğrusu, mesmero tarafından zihniyle oynanmış bir başka mutant- kurtarmasını izliyoruz. sayının sonunda parti cerebro nun tehlikenin kaynağı olarak gösterdiği yere gitmişken mesmero ve adamları bobby ve kızı basıyor, iceman i bir hamlede etkisiz hale getirip kızın -lorna dane- önünde diz çöküyorlar (SPOILER: bu kız, ileride polaris adıyla cyke ın kardeşi havok la takılacak olan lorna olmasın? hani şu manyetik güçleri olan?)
      - #50 beni mükemmel kapağıyla büyüledi, çizenin eline sağlık. bölümün kendisine gelirsek, mesmero nun şehir üssüne saldıran gençlerimiz, jean in telepatik olarak iceman in yakalandığını öğrenmesiyle dövüşü kaybedip onun götürüldüğü yere götürülmeye karar veriyorlar. ne akla hizmet bunu yapıyorlar belli değil, yakalandıkları anda öldürülmeyeceklerine olan bu inanç neden? fark etmez, sonunda işler planlandığı gibi gidiyor, bir alete bağlanıp güçleri yükseltilen polarisin doğuşuna tanıklık ediyorlar. mutantların kraliçesi, magnetonun kızı! marvel girl -bu arada belirtmeliyim, marvel girl çok başarılı bir telepat olma yolunda da adım adım ilerliyor- iceman i tutsak eden şeyi etkisiz hale getirir, ardından saldırıya başlayan x'ler polarisin bir an kendilerine saldıracağını düşünüp endişelenir, ama hayır! polaris, ona bu gücü verenlere döner. bu düzelmiş moralle mesmero ya saldıran gençler ise... gölgelerin arasından kim çıkıyor dersiniz? Magneto!


      ayrıca, 40'la başlayarak, maceraları 30 sayfada değil 20+10 sayfada anlatmaya başlamışlar, sondaki 10 sayfayla x-men lerin kökenleri inceleniyor -on the origin of x-species :P - gruba nasıl dahil olduklarını öğreniyoruz, güzel olmuş.

      öh be arkadaş, şimdi şöyle bir baktım da, şaka maka iyi okumuşum. türkçe olsa ve elimde basılı olarak olsa biraz daha kolay olabilirdi, ama insan her zaman her şeye sahip olamaz değil mi?

      ve böylece ilk 50 sayı bitti, sonraki 50lik kısmın tekrar-yayın olmayanlarında görüşmek üzere

      2011-06-28

      Olan Biten

      Günler bir şekilde geçiyor. Bilgisayar, elbette bu konuda çok yardımcı. Ancak geçen iki gün boyunca harici diskimi birleştirmeye -defrag- çalıştığım için (50 saatten uzun süreceğini öngöremedim, aksi takdirde yapmazdım) günlerin geçmesi biraz zorlaştı. Kitap okudum, bir kere daha Mortal Kombat adını taşıyan oyunu oynadım, mekik çektim, kardeşimi taciz ettim, yerde uzandım, yatakta uzandım, bolca tavanı izledim anlayacağın. Arada, bu sıkıntı haliyle, günlüğümde kalan 5 sayfayı da, bolkepçeden yazarak, bitirdim. Yıllarımın kahrını çekmiş bir aracı da böylece ardımda bıraktım, memnunum. Kardeşimden daha genç olduğum zamanlara ait anılar ilgimi çekmiyor. Olduğum kişiden memnunum, nostalji bile yapamıyorum. Belki, bir fikir olarak, lise öğrenciliği güzel anıları anımsatıyor gibidir, ancak hayır, inancım 'her zaman iyi şeylerin hatırlandığı' yönünde, ya da 'insanların kıymet bilmediği' yönünde. Başka bir deyişle, bir kere daha lise günlerime dönebilsem vaktimin önemli kısmını şikayet ve alay ederek geçireceğime inanıyorum. Hoş, bunları gene yapıyorum ama artık genelde hedefimde ben varım, dünya o kadar da ilgimi çekmiyor.

      Ama olmayan konumuzdan çok saptık, ya da ben şimdiye kadar söz ettiğim konudan söz etmekten sıkıldım. Bu yazıyı neden yazıyorum acaba? Belki sadece anlamsız bir sorumluluk duygusu, bu blog un 'anlık bir gaz' sonucu açılmadığına kendime ikna etme girişimi. Belki de uyumamak için yapacak bir şey aramaktır. Konudan konuya atlayıp, hiç biri hakkında kayda değer bir şey söylememek başarılı bir yaklaşım, işin aslı, kesinlikle önceden düşündüğüm şeyler yazmıyorum. Oysa ne kadar çok şey düşünüyorum, ne çok şey dikkatimden kaçıyor klavyenin başında. Klavyeye değil de ekrana bakarak yazabiliyor olmak çok memnun edici, kendimi neredeyse düşündüğüm kadar hızla kaydedebiliyor gibi hissediyorum.

      Mezun oldum! Artık layığıyla bir 'matematikçi'yim -ki, bence bu sıfatı vermekte çok acele eden bir okuldan mezun olmuşum. Ne fark eder, diplomamda yazana bakmak gerek. Gerçi daha diplomayı da edinmedim, belki sadece 'afferin bitirdin tebrikler *alkışlar*' yazıyordur. Ana fikir, artık seneler boyu sahiplenemediğim bir şehirde değil de zihnimin önemli bir kısmını meşgul eden bir şehirde okuyacak olmam. Acaba neden zihnimi meşgul ediyor ki? Ne diye böylesi sahiplenmişim burayı? Tamam, insan evini sever de, işin aslı ben evimi sevmiyorum. Her yaz tatilinde çeşitli anlarda kapıldığım 'burada kalamam' hissine bu tatil kapılmam haziranın bitmesini bile beklemedi. Ailemden hızla uzaklaşmam gerek gibi hissediyorum. Ne ala bir şımarıklık. Ama, sorunumuz bu değil. Sorun, neden bu şehre dair bir aidiyet hissediyorum? Belki sadece kendimi bir yere ait hissetmek istemişimdir. Sonuç olarak bu şehir 'tanıdık' yapan şeylerden ne kaldı? Bildiğim bir iki cadde, sokak, tanıdığım bir iki erkek, kadın. Burayı terk etmemiş o çocuk değilim ki artık, bir zamanlar tanıdığım şeyler gitti ve değişti. Özünde, yabancı bir şehir.

      Tembellik, hele tatil vakti, çok tehlikeli. İşe yarayamaya mecal bulamıyorum, ki öyle dünyanın iyiliği falan da değil, sadece kendi işime bile yarayamıyorum. Ne matematik çalışabiliyor, ne Season of Claws üzerine yapıcı eklemeler yapabiliyor, ne o ne bu ne şu. Olmuyor, oturup günleri geçiriyor, anlamsız şeyler düşünüp, öğrenip, fark edip, unutuyorum. Bölük pörçük düşünceler, tamamlanmamış, yarım. Her hangi bir yere kaydetmeye bile değmez, keşke tamamlanabilmelerine müsaade edebilsem. Kocaman bir beyaz tahta, dev gibi kağıtlarım, çok kalemim olsa, beni bir odaya kapasalar. Ama o zaman bile, odaklanamam, Ayı tamamlamaya çalışayım derken yandan B dürter beni. Bir paragrafın son noktasını koymadan yenisini düşünmeye başlarım. Odaklanma, işe yarama, tamamlama gibi ihtiyaçlar yok ne de olsa. Dolayısıyla, bu yazı hiç bir şey yapamamış bir şekilde bitirmemin önüne geçmek için önlemler aldım. İşi gücü bırakıp 450~ sayı Uncanny X-Men indirdim, baştan başladım okuyordum. Arada nette gezerken, X tayfasının maceraları üzerine hevesli bir grubun sitesine denk geldim. Gözüme belli bir aralığın özetinin çıkmadığı çarptı, ben de o sayılara yakındım, hevesli bir sazan gibi atladım 'ben yapayım mı?' diye. Böylece, yaz sonuna kadar en azından bir kaç sayı daha UXM okuyacağımı garantiledim. Bir de, bir ara -umarım yarın- sipariş vereceğim bilgisayarım gelirse -ki o da gecikecek- Cowboy Bebop'u bir kere daha izleyebilir, yazı bir kere daha başlatabilirim. Geçen yaz 28 parça ürün tüketmişim, bu sene 20yi görsem tatmin olurum herhalde.

      Anime izlemek istiyorum! Kış 2010 sezonunu bile bitiremedim, bahar 2011i tamamen atladım, ve yazın oturmuş bilgisayar bekliyorum. Peh! Yetişmem gereken çok şey var, onları yapsam bile yeter. Dragon Ball'lar ve diğer elde bekleyen diziler beklemeye devam etsin, göz yaşı dökmem. Ancak, elbette Gundam izleyeceğim, geçen seneki Stardust Memory'nin sonunda Earth Fed kalkıp 'işte bu Zeon pisliklerini dövmek için Titan birlikleri oluşturuyoruz' demişti, şimdi de yanlış bilmiyorsam Char ve Amuro bir araya gelip 'alınmaca darılmaca yok biz sizi sikeriz' diyecek. Oh yes! Bu epiklik heyecanla beklenebilir sahiden de (Az daha Stardust'a hayalkırıklığı diyecektim, War in the Pocket ile karıştırmışım. Stardust gayet güzeldi, her ne kadar içerdiği 'romans' öğesi süpersonik askeri Gundam'dansa daha Macross'a layık olsa da.)

      Tabii bandwidth'lere acımadan net kullanabilen birisi olduğum için, biraz da mükemmelliyetçiyim tabii, kalkıp Gundam Zeta yı EncoderGasm grubundan izleyeceğim. Tabiri caizse ebesininki boyunda dosyalarıyla gönlümüzü alan bu grup (24 dk için 700+ mb hiç fena değil, değil mi?) acaba kendime toparladığım dövmeye gelmiş vaziyetteki bilgisayarla nasıl bir güreş tutacak, bu da heyecanla beklenecek bir kapışma olabilir.

      Eski şeyleri tekrar izlemek istiyorum, FLCL gibi, NGE gibi. Gerçi elimde bitmiş 350 anime var, şu iki dizi -ki ikisi de gainax işi- ve çeşitli ghibli filmlerinden başka -bebop'u saymıyorum tabii- tekrar izlemeye değer bir şey bulmakta zorlanıyorum. keşke paprika'yı anlamış olsaydım, belki tekrar izlemek isterdim.

      /* Done! Till next time...*/

      edit: aklıma gelmişken, bir ara da seçim sonrasından izlenimler aktarayım sahiden

      2011-05-20

      Ejderhalar

      Bilenler bilmeyenlere anlatsın, ejderhalar şöyle sıralanır:
      Kromatikler -renkliler-, zayıftan güçlüye doğru,
      - beyaz
      - siyah
      - yeşil
      - mavi
      - kırmızı

      Metalikler, zayıftan güçlüye doğru,
      - pirinç
      - bakır
      - bronz
      - gümüş
      - altın

      Yaş aralıkları,
      0-5, ejdercik
      6-15, çok genç
      16-25, genç
      26-50, jüvenil
      51-100, genç yetişkin
      101-200, yetişkin
      201-400, olgun yetişkin
      401-600, yaşlı
      601-800, çok yaşlı
      801-1000, kadim
      1001-1200, ejder
      1200+, haşmetli ejder

      öncelikle, 'juvenile' için 'jüvenil' diyerek bir çeviri yaptığımı düşünmüyorum, bir ara yeterli bir ingilizce - türkçe sözlük bulursam, ve orada da 'genç'ten farklı bir şey yazıyorsa, kullanırım. onun dışında, 'ancient' yerine 'kadim' bence güzel bir çeviri oldu, 'wyrm' ise, 'worm' veya 'wurm' kelimesinin farklı yazılışlarından biriymiş, ki 'wurm' da ejderhaya alternatif bir isimmiş. eh, ben de ejderhaya alternatif olarak 'ejder'i kullandım, ki, biraz kolaya kaçmış gibi olsam da, mantıklı. böylece, 'wyrmling', 'wyrm' ve 'great wyrm' sırasıyla 'ejdercik', 'ejder' ve 'haşmetli ejder' olarak çevrildi.

      2011-05-18

      Achievement Unlocked!

      Uzun uğraşlar ve ısrarlı tacizler sonunda Zafer Hoca'dan referans mektuplarımı alabildim. Kendimi -hiç bir şey yapmış olmasam da- büyük bir iş başarmış gibi hissediyorum, bir o kadar da üretken. Şöyle de söylenebilir: 'I'm all fired up!' Planım, pazartesi günü her şeyi acele bir şekilde postaya verebilmek. Niyet mektubumu yazmakla kalmadım, kontrol edilmesi için Ayşe Hanım'a bile yolladım. Gözüme biraz kısa geldi, itiraf ediyorum. Geriye sadece, anlaşılmaz bir şekilde, CV kaldı. 'Öğrenciydim' diye tek bir satır koysam olmaz mı?

      Üstüne üstlük, bu hale dün olan iki sınavıma rağmen geldim. Sınavlar... biri, kalırsam okulu bir sene uzatacak olan bir dersin pek de iyi geçmeyen ilk sınavından sonraki sınavdı, diğeri ise makroekonomi. Makroekonomiye, diğer sınavı tanımlayışımdan ötürü, pek çalışamamıştım; boş kağıt verdim! Eh, bunu da yapmadım demem. Bu aralar 'Bu dönemi şunu yapmadan bitirmiş olmayayım' demekteyim, çimlerde oturup kitap okumam ve müzikale gitmem bu isteğimin sonucu. Bir ara 'Devrim'i şenlendirmek gerek, ama sanırım finaller bitene kadar bekleyebilir.

      Diferansiyel geometri sınavım, çalışmış olmama rağmen, pek iyi geçmedi. Yeterince iyi çalışmadım, doğru çalışmadım, dersten kalmayacağıma inanmamla birlikte, alacağım notla memnun olacağıma da inanmıyoum. Her neyse, önemli olan gözlem şu: Bu tam da, ikinci sınıf ikinci dönemi gibi, değil mi? O zaman da makroekonomi ve basit diferansiyel denklemler derslerine gitmeyerek, ikisinden de memnun olmayacağım bir not almıştım. Tabii o zamanlar derslere gitmeyişim çok daha asil bir sebebe dayanıyordu, dersler çakışıyordu ve bir birine bir diğerine gitmekten, ikisine de gidemez olmuştum. Şimdi ise, yolu çekememek ve de vaktimi daha önemli (!) şeylere ayırmaktan ötürü. Galiba gerçekten de aralıkta yanlış bir karar almışım, ya da sadece kendime lüzumsuz yere güvenmişim. Şirin Hoca'ya karşı fazlasıyla mahcubum. Adeta kötü bir öğrencilik yaptım. Ali Hoca'yla pek anlaşamıyordum zaten, verdiği ders güzel olsa da, verişinden pek memnun değildim. Ancak gene de, belki bir ara haddimi aşıp ona belli bir notun altına düşmemek yönünde bir ricada bulunabilirim.

      Gittiğim müzikal ise... eh, bu adamların önceki işlerini daha çok beğenmiştim. Ya beklentileri yükselttiler, ya da bu defa çalmaya karar verdikleri eserin İngiltere menşeili olması gerçekten bir farklılık yarattı. Gene de, eğlenmemiş olmadım.

      2011-05-15

      Mayıs

      İşler bitti, tekrar akademik kariyerime odaklanabilir, hatta master başvuru belgelerini tamamlayabilirim. Lakin, benden CV istemek komik değil mi? CV dolduracak ne iş yaptım ki? Öğrencilik mi? Onun için bir karne var zaten... Anlayamadım.

      Bir ara tekrar matematik hakkında yazacağım, ama önce mezun olayım.
      Ve bir ara, Bakuman hakkında yazacağım, bu aralar iş güç yokmuş gibi onu okuyorum -ama, aslında var-
      Okulu bitirmek üzere olmak ilginç bir his, pek farkına varamamış olsam da 4 seneye yakın zaman geçirmişim. Adeta yaşlandım.
      Söz etmem gereken ve edemeyeceğim şeyler de var. Blog tutuyor olmam günlük yazmamı engellemiyor, değil mi? Kendimi oraya yönlendireyim en iyisi.

      2011-05-12

      İnsanlar eğlenceli değil,

      üstelik bilmedikleri şeyler var. Örneğin, sınırları. Ayrıca, alışverişlerin nasıl yapıldığını da biliyora benzemiyorlar. Biri başkasına veremeyeceği bir şeyi başkasından isteyebilir mi? Lütfen istemesin, komik oluyor, ya da saçma. Uzun lafın kısası, yakın çevremdeki birine sinirliyim, ancak kavga başlatacak kadar değil, daha doğrusu dayak yemeyi göze alacak kadar değil -ne de olsa başlatılan her kavga bunu göze almaktır- ben de susuyorum, ne de olsa bir noktadan sonra mümkün değil yüzünü görmeyeceğim, yani iletişimimiz bitecek. Lakin, pek kolay değil. Konuşmanın bir işe yarayacağını sansam denerdim belki, ancak böyle bir inancım yok. Söz konusu arkadaş iletişim bitene kadar eşeğin teki olarak kalacak, ben ne anasına küfredeceğim, ne ağzının ortasına çakacağım, 'he peki' diyip susacağım, sonra da hayatımıza devam edeceğiz. Gerçekten de, hiç eğlenceli değil. İtiraf etmeliyim, mallığın bu kadarı beni üzmedi de değil.

      2011-05-03

      İstanbul

      Sonunda asabım yeterince bozuldu, 'eeh...' diyip hayatıma devam ettim. İnsanlara yapmam gerekenin, yapmaya gönüllü olduğumun 'her şey' olmadığını hatırlatmayı bu kadar geç vakte bırakmış olmam biraz kötü. Elden bir şey gelmez, 10 gün sonra bu işler bitiyor. İki taraf da sessiz sakin dişini sıksın.

      Ve bugün dünya değişti, Usame Bin Ladin bir daha toplum içinde yüzünü gösteremeyecek. Eğer Obama'nın sözlerine güveneceksek, ölmüş bile olabilir. Yeni dünyaya hoşgeldik!

      2011-04-27

      GRRAAH!

      yapılacak işlere bir bakalım:
      01) konaklama ayarlamak [+]
      02) tişört basmak [-]
      03) yemekhaneyle konuşmak [+]
      04) ulaşımla konuşmak [+]
      05) yıldıza ve 9 eylüle davetiye yazısı yollamak [-]
      06) th için ugt ye yazı vermek[+]
      07) th için kültür işlerine yazı vermek [+]
      08) th için şifre puanlamak [+]
      09) metucon a oyuncu yerleştirmek [+]
      10) parti yerini ayarlamak [+]
      11) dnd bg için yüzük [-]
      12) dnd bg için kural öğrenmek [-]
      13) otostopçunun galaksi dvd sini almak [-]
      14) sonisphere bileti almak [+]
      15) rock'n cock bileti almak [+]
      16) istanbul bileti almak [+]
      17) ets den toefl belgelerini sipariş etmek [+]
      18) statement of purpose yazmak [+]
      19) zafer hocadan referans almak [+]
      20) cv yazmak [+]
      21) 368 çalışmak [+]
      22) 371 çalışmak [-]
      23) oyungezerle konuşmak [-]
      24) izmircon parasının peşinden koşmak [+]

      iyi iyi, bi ara hallolur

      edit: vay be, hepsi bitmiş! o.O

      2011-04-10

      Saatli Maarif Takvim

      biraz uzun, twitter'a sığmaz.

      "Bir aynaya kılsam nazar
      Sağ tarafım sol görünür
      Padişahlar ferman yazar
      Tatarlara yol görünür

      Her ölüye olmaz tabut
      Atlas eskir olur çaput
      Olsa ak çuhadan kaput
      Eskiyince çul görünür

      Eğer Seyrani'ni yari
      Olsa huri melek peri
      Gönül sevmedikten geri
      Kız olsa da dul görünür"

      neden takvime yazarken hiç noktalama işareti kullanmamışlar merak ettim. eser de 1807-1866 arasında yaşadığı iddia edilen aşık seyrani'ye aitmiş.

      2011-04-08

      Need Some Blood Shed

      yazdım, beğenmedim, crtl-a del şeklinde ilerledim. diyecek bir şeyim yok, her hangi bir şey anlatabilecek durumda değilim. öyle yazıyorum işte. biraz sinirlice, biraz yorgunum. yakın gelecekte azalacağa benzemiyorlar. yetersiz ve dangalak (tdk der ki: Akılsız, düşüncesiz kimse) insanlarla sarılı değil çevrem, insanların hakkını yemeyeyim, ancak kesinlikle yeterince çoklar. hayatıma onları göz ardı ederek devam edebilmek isterdim, ancak düzenlemek için gönüllü olduğum etkinliği bu insanlarla düzenlemek hoş değil. adamlarla çalışmaya, onlarla konuşmaya mecburum resmen. konuşmaya bile katlanamıyorum, anlamaz gözlerle bakıp anlamaya çalışıyorum. gerçekten, gerçekten zor iş

      lawful alignment tan söz etmiş miydim? merhaba, sanırım onlardan biri olduğumu iddia etmem çok hatalı olmaz. bir iş için gönüllü oldum, ve onu elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. ala. şapkalı a'dan söz edecek çokbilmişler için belirtmeliyim, ubuntuda öyle bir imkan henüz yok, ve ayrıca şu an umrumda da değil. geri dönersem, keşke sorumluluğum başkalarıyla da paylaşılsa. öyle geliyor ki, insanlar işin yapılması için değil, yapılmaması için uğraşıyor. veyahut, iş yapılsın istiyor da, yapan kişi olmak istemiyor. bir grup -ufak bir grup, belirtmemek olmaz- ise işin yapılması için kullanılmaya hazır, huzurlarında şapkamı çıkartıyorum.

      haydi tek tek bu tutumların sıkıntılarından söz edelim: en büyük sorun, işin yapılması için kullanılmaya hazır olanlarda. e be güzel arkadaşım, madem bu kadar süper bir insansın -no sarcasm intended- neden şu dingillere sorumluluklar bahşettin? keşke daha erken tanınaydın da, belki daha başka şeylerle boğuşuyor olurduk? gerçi onlara da hak veriyorum, benim aksime onlar bilge insanlar ve daha çabaya değer görevleri olduğunu fark etmişler. ben ne yapıyorum? gecenin bir yarısı oturmuş sinirden ne yapacağını bilemez şekilde blog girdileri yazıyorum. başarılı? bence değil.

      peki ya iş yapılsın, ama ben yapmayayım diyenler? bu insanlar çok başarılı gerçekten de. hem bir şey yaptıklarını sanıyorlar, ve temiz bir vicdanla yaşamlarına devam edebiliyorlar, hem de konuşmaktan başka bir şey yapmayarak sinir bozuyorlar. arkadaşım bir dur lütfen. sormalıyım, iş yapması için ben seçilmedim mi? öyleyse abi o da lazım bunu da yap diye etrafta geziyorsun? kusura bakmayın ama, emir verilmekten hoşlanmıyorum, egomun teste tabii tutulmasını da. benimle ego savaşına girmeyin lütfen, ya kazanırım ya çekilirim. çekilirsem siz, kazanırsam da siz üzülüyorsunuz bu şartlar altında. hatta daha da açık konuşayım, kendime bir paragraf müsaade edeyim:

      bak, yıllardır ne olduğu ilgimi neden çekmeli anlamıyorum? dünle beraber geçti diye başlayan mısralar bir bana mı aşina? bugün yeni şeyler söylenecek, hatta tahmin et kim söyleyecek? kim, ben mi? a-aa ciddi olamazsın. öyleyse katı olabilirim, öyleyse sözler verebilirim. nasılsa beni her türlü kurban edeceksiniz, bari hak etmiş olayım! insanları göz ardı ettiğimi düşünmüyorum, etrafı boş buldum diye kendi atımı koşturduğumu da. insanlara danışıyor, soruyor, yardım istiyorum. ee?

      en son olarak hiç bir şeye yaramayan insanlar var, hatta bunlardan bir iki tane de etrafımda var. güya bunlarla iş yapmam gerekiyor. suratlarına tükürmeyi veya ağızlarını kırmayı tercih ederim, yeter ki yüzüme gururla bakamasınlar. 'bak, nasıl da hiç bir şey yapmadım' afferin! sen de bu yüzden buraya geldiydin zaten, di mi? ne, bu da mı olmadı? bu aralar yanıtı 'hayır' olan sorular sormayı alışkanlık haline getirdim galiba. bu ikisini de birbirinden ayırmak mümkün tabii, biri iş yaparmış gibi davranıyor, diğeri de sudan bir sebeple işi bırakıyor. keşke bütünen bıraksa da yerine başkası gelse, şimdi onu da engelliyorsun?

      yani arkadaş... mayıs ortası olana kadar sabır etmek kulağa kolay geliyor mu? bana gelmiyor, daha sağ sağlim atlatılması gereken tam 5 hafta var. sayalım:
      16-17 nisan
      23-24 nisan
      30 nisan - 1 mayıs
      7-8 mayıs
      ve 14 mayısta kurtuluyorum! YEHEEY! şaka maka sadece 34 gün kalmış lan. bi dakka, sadece 34 gün mü kalmış? aha gg. bi ara insanları döveyim, hatta daha iyisi, adamın tekinin kıçına tekmeyi kalıcı bir şekilde atayım, ta pekine kadar, etkinliklerden birini yakıp küllerine işeyeyim, diğerinin de köküne bir süredir dökülen kibrit suyuna bir bardak değilse bir kaşık ilave ben yapayım. maksat çorbada tuzum olsun.

      Edit: 1 yıl sonra okuduğumda gördüm ki, 'aşina olmak' kalıbını son derece hatalı kullanmışım. mısralar bana aşina olmaz, ben mısralara aşina olurum. Neyse, o sıradaki sinir ve heyecanla bu hatayı yapmam göz ardı edilebilir sanırım, bir daha da yapmam, olur biter. [31/03/2012]

      2011-03-25

      İspatlar

      Matematik, ispatlanması lazım olan teoremlerle doludur. Peki nasıl ispatlanır bu teoremler?

      Önce, teoremler belli bazı şartlar altında çalışır, ve bir gerçeği ileri sürer. Kısaca, p'nin olduğu zaman q'nun da olacağını söyler, bunu p=>q ile gösterelim. Bazı teoremler ise, p ve q'nun eşdeğer olduğunu söyler, yani p'nin olduğu zamanlarda q da olur -ki bunu p=>q ile göstermiştik- ve buna ek olarak, q'nun olduğu zamanlarda p de olur -ki bunu da q=>p ile gösteririz, hatta bu ikisini birleştirip sistemi p<=>q ile göstermek de mümkün-.
      Bazı teoremler eşdeğerlik işini bir adım ileriye götürür, p<=>q<=>r<=>...s diye belli bir önermeler sisteminde eşdeğerlikten söz ederler.

      Dikkat edin, => bir sıralama ilişkisi, <=> ise bir eşitlik ilişkisidir.

      Şimdi, bir şeyler ispatlamadan, hatta bir şeyin nasıl ispatlanacağına bile değinmeden, bazı -çoğunlukla mantıksal- gerçeklerden söz etmek istiyorum.
      - hatırlatmak isterim, bir sıralama ilişkisinde x~y ve y~x elde edildiyse, x=y denilebilir. buradaki sıralama büyükeşitlik olabilir, altkümelik olabilir, veya az önce gördüğümüz => ilişkisi (ima ediş de diyebiliriz) olabilir.
      - bazı p koşulları, başka koşulların birleşimi olarak ifade edilebilir. burada, önermeler üzerinde yapılabilecek işlemler karşımıza çıkıyor, *ve* ve *veya*. ancak burada p*ve*q ya da p*veya*q işleminin sonucunu bir r önermesi şeklinde göstermek her zaman kolay veya mümkün olmayabilir, p*ve*q/p*veya*q şeklinde bırakmak daha pratik olabilir.
      - p*ve*q sistemine 'doğru' diyebilmemiz için, hem p'nin, hem de q'nun doğru olması gerek
      - p*veya*q içinse, bunlardan birinin doğru olması yetmektedir. 'sadece biri' değil, 'biri', yani ikisi de doğru iken de bu doğru olur. kısaca, ikisi de yanlış olmadığı sürece p*veya*q için doğru denilebilir.
      - bir de, *değil* fonksyonu vardır -görüyorsunuz, önceden tanımladığım kavramları nasıl da bol keseden kullanıyorum- öyle ki p*değil* ancak p yanlışsa doğrudur, p'nin doğru olmasıyla ise yanlış olur.

      şimdi, sıklıkla kullanılar 3 ispat yöntemini inceleyelim -o kadar sıklıkla ki, aklıma başka bir tane gelmiyor-

      1) doğrudan ispat: bununla p'nin ima ettiği bazı şeyler bulunur, ve bunlarla q'ya ulaşılmaya çalışılır. bazen bu yetmez, q'yu ima eden şeyler aranır ve bununla p'nin ima ettikleri birleştirilmeye çalışılır. genelde arada ilham gereken basamaklar olur, aksi takdirde matematikçiler bunları 'çok basit bir ispat' diyip geçiştirme eğilimindedirler.

      2) çelişkiyle ispat: p=>q durumunun, yani p'nin olduğu her zaman q'nun da olacağını ispatlamak için, p'nin olup q'nun olamayacağı bir sistemin imkansızlığı gösterilebilir. bunun için, p*ve*(q*değil*) sistemiyle başlanır ve ya p*değil*'e, ya da q'ya erişilir, böylece bir çelişki elde edilir.

      3) tersiyle ispat: eğer p'nin olduğu her durumda q olacaksa, o zaman q'nun olmaması p'nin olmadığına işaret eder, yani q*değil*=>p*değil* sistemi p=>q sistemiyle eşdeğerdir, bazı durumlarda bunu ispat etmek daha kolay olur.

      aklıma 3 yöntemle de ispatlanabilecek basit bir teorem gelmediği için örnek kısmı biraz bekleyecek. en kötü durumda her bir yöntem için ayrı bir teorem kullanabilirim.

      2011-03-20

      Fonksyonlar

      1. Eşitlik Sınıfları
      lafı fonksyonlara getirmeden önce eşitlik sınıflarından söz edeceğim. aslında bu da, nasıl fonksyonlar ilişkiler bilinince çok basit bir kavrama dönüşüyorsa, eşitlik ilişkileri bilinince çok basit bir kavrama dönüşüyor. X üzerinde verilmiş bir eşitlik ilişkisi (~) ve aEX için, [a] ile bir küme ifade ediyoruz, öyle ki, elemanlarının her biri için -x diyelim- a~x demek mümkün. başka bir gösterimle, [a]={xEX| x~a}, ve tabii ki bu X kümesinin bir alt kümesi oluyor. bu kümeye [a] nın eşitlik sınıfı diyoruz. bunu kümenin tüm elemanları için yaptığımızda da X/~ diye gösterebiliriz.

      örnek vermek gerekirse, ilişkimiz doğruların paralelliği olsun. bunun eşitlik ilişkisi olduğunu göstermiştik. şimdi yapacağımız şey, paralel olan her doğruyu bir küme ile ifade etmek olacak. ancak bu, geometrik bir öğeyi bu görsellikten çıkarmak olacağı için, bu kümelere denk gelecek başka bir şekil de bulabiliriz. bildiğimiz şey, bu eşitlik sınıflarını {[a]| aEX} şeklinde yazabildiğimiz, ve bunu da paralel olmayan a'lar için yapabildiğimizdir.

      başka bir örnek için, önce farklı bir ilişki tanımlayayım: modn ilişkisi, ama kolaylık adına hala ~ ile ifade edeceğim. bu ilişki şöyle tanımlanıyor: a~b <=> n|(a-b) [son gösterim, yani n|(a-b) n tamsayısının a-b tamsayısını tam bölebildiği anlamına geliyor, yani a-b n'in bir katıdır]
      önce bunun bir eşitlik ilişkisi olduğu gösterilmeli
      - a-a=0, n|0, öyleyse a~a
      - a~b, öyleyse n|a-b, öyleyse a-b=n.k, öyleyse b-a=n.(-k), öyleyse n|b-a, öyleyse b~a
      - a~b, b~c, öyleyse a-b=n.k, b-c=n.l, öyleyse (a-b)+(b-c)=a-c=n.k+n.l=n(k+l), öyleyse n|a-c, öyleyse a~c
      böylece bu ilişkinin eşitlik ilişkisi olduğunu gösterdik. şimdi [0]'ı inceleyelim:
      [0]={...,-2n, -n, 0, n, 2n,...}, yani n'in katı olan sayılar. [1] kümesi bu sayılara 1 eklenince oluşur, [-1] ise 1 çıkartınca. dikkate değer bir nokta, [0]=[n], [1]=[n+1], [-1]=[n-1] vs.

      bunun nedeni nedir? bir teorem der ki [a]=[b] <=> bE[a]
      ispatlayayım: (=>) bE[b], çünkü her elemanın kendisine eşit olması eşitlik ilişkilerinin bir koşuluydu, ve [b]=[a], öyleyse bE[a]
      (<=) bE[a], çünkü hipotezimiz bu yönde, ve bE[b], çünkü bu eşitlik ilişkilerinin bir gereksinimidir. şimdi [a] kümesi ile [b] kümesinin eşitliğini gösterelim, bunu da her birinin diğerinin alt kümesi olduğunu göstererek yapalım.
      - [a] *altküme* [b]: yapılması gereken şey, [a]dan alınan her elemanın [b]de olduğunu göstermek. bE[a], öyleyse b~a, öyleyse a~b. alınan her xE[a] için x~a diyebiliyoruz, eşitlik ilişkisi olmasını kullanarak x~b diyebiliriz, öyleyse xE[b]
      - [b] *altküme* [a]: bE[a], öyleyse b~a. şimdi her xE[b] için x~b deriz, ikisini birleştirerek x~a deriz, ve böylece xE[a]
      böylece bE[a] önşartıyla hareket ettiğimizde kümelerin eşitliğini gösterdik ve teoremi ispatladık.

      2. Fonksyonlar
      önceki yazıda fonksyonları, örtenliği ve birebirliği tanımlamıştım. geriye söz etmek istediğim bir iki şey kaldı: ters fonksyonlar, birleşim ve altkümeler üzerinde görüntüler.
      2.1 Fonksyon birleşimi

      diyelim ki elimizde f:A->B ve g:C->D şeklinde iki fonksyon var. bu iki fonksyonu bir şekilde birbiriyle ilişkili hale getirebilir miyiz? tabii, ancak bu hoş bir çözüm olmaz. f.g: AxC->BxD şeklinde bir fonksyon yazılabilir, ve f.g((a,b))=(f(a), g(b)) şeklinde tanımlanabilir, ama bu fonksyon başladığımız şeylerden çok farklı olmaz, erişmek istediğimiz şeye ise hiç benzemez.

      daha güzel bir birleşim için, fonksyonlarda bazı koşullar olmalı. f:A->B ise g:B->C olmalı, böylece A'nın elemanlarını C'ye götüren bir h fonksyonu yazılabilir. h:A->C, h(a)=g(f(a)). yani A'nın elemanlarını f ile B'ye, böyle oluşan elemanları -ki onlar da B'nin elemanıdır- g ile C'ye götürüyoruz. bu h fonksyonunu gof olarak göstermek de mümkün. tabii daha da fazla fonksyonu birleştirmek de mümkün, yani d...ocoboa diye sınırlı sayıda fonksyonu birleştirebiliriz, tanım çok değişmeyecektir. her seferinde dikkat edilmesi gereken şey, birleşimdeki her fonksyonun elemanlarını aldığı kümenin bir önceki fonksyonun elemanları götürdüğü küme olması gerektiğidir.

      2.2  Ters Fonksyonlar
      verilmiş bir f:A->B fonksyonumuz olsun. şimdi bunu kullanarak özdeşlik fonksyonunu yani id:X->X id(x)=x elde etmeye çalışıyoruz. (fonksyon, tabii ki üzerinde tanımlandığı kümeye bağlı, ancak her küme için aynı şeyi verecek, yani id(x)=x. kısaca her elemanı kendisine götüren bir fonksyon)

      burada iki önemli soru var: hangi küme üzerinde özdeşlik istiyoruz, ve bunu nasıl başaracağız?
      - A üzerinde özdeşlik:
      şimdi ihtiyacımız olan bir g:B->A fonksyonu, öyle ki her xEA için gof(x)=x sağlansın. bu g(f(x))=x demektir. diyelim ki f birebir değil, yani x=y'nin sağlanmadığı bazı durumlarda f(x)=f(y) olabiliyor. şimdi iki tarafı da g'ye sokalım
      g(f(x))=g(f(y)) (çünkü g bir fonksyondur, ve fonksyonlar bir elemanı tek bir elemana götürür, ve f(x) ve f(y) aynı elemandır)
      x=y (çünkü gof(x)=x, gof(y)=y, tanımdan ötürü)
      bir çelişki elde ettik, böylece f'in birebir olmak zorunda olduğunu gösterdik.
      peki bu yeterli midir? yanıt evet, birebir fonksyonlar için her zaman böyle bir 'ters' fonksyon bulabiliyoruz, çünkü g(x) şu şekilde tanımlanabilir: eğer a f'in görüntüsündeyse f(b)=a olan biricik b'ye gitsin, değilse A'dan seçilen rastgele -ama bir tane- a0'a gitsin. bu şartlar altında g'nin bir fonksyon olduğu ve gof(x)=x olduğu açık.

      ama fog(x)=x denebilir mi? hayır. burada iki seçenek var, ya x f'in görüntüsündedir, ya da değildir. görüntüsündeyse g(x)=b olur, öyle ki f(b)=x, böylece fog(x)=f(g(x))=f(b)=x. burada sıkıntı x f'in görüntüsünde değilken çıkıyor, çünkü o zaman g(x)=a0, ve f(a0)=x eşitliği hiç bir zaman kurulamaz, çünkü öyle olsaydı x f'in görüntüsünde olurdu, ki bu baştaki fikrimizle çelişir.

      - B üzerinde özdeşlik:
      şimdi ihtiyaç duyduğumuz g:B->A fonksyonu fog(x)=x i sağlamalı. bunun olabilmesi için çok basit bir şart var. fog(x)=x her xEB için sağlanacaksa, o zaman f'in B'deki her değeri alacağı, yani örten olacağı, aşikar. şimdi bir kere daha, bunun yeterli olup olmadığına bakmak gerek.
      eğer f örtense, her xEB için bir yEA vardır ki f(y)=x, daha doğrusu, görüntüsü x olan elemanların boş olmayan bir kümesi vardır. g(x)'i bu elemanların bir tanesine götürerek fonksyonumuzu tanımlayabiliriz. böylece yeterlilik sağlanıyor.

      tabii, öncekindeki gibi, bunda da gof(x)=x sağlanmıyor. diyelim ki a=b sağlanmıyor ama f(a)=f(b)=c. o zaman gof(a)=gof(b), ve gof(x)=x denkliğinin sağlanması durumunda oluşacak çelişki de bariz.

      [tabii burada önemli soru, g(x)'i görüntüsü x olan elemanlar kümesinin bir elemanına nasıl götürdüğümüzdür. bunun için seçim aksyomu denen ve matematikçilere ufak bir huzursuzluk veren bir aksyom kullanılıyor. ana fikir boş olmayan bir kümeden bir eleman seçilebileceğidir]

      - Çift taraflı özdeşlik
      şimdi istediğimiz öyle bir g:B->A olsun ki, hem fog(x)=x olsun, hem de gof(x)=x. önceki özdeşlikleri kullanarak, bunun olabilmesi için f'in hem örten, hem de birebir, yani kısaca 'eşleşme' olması gerektiğine varmak kolay. tabii örtenliği elde etmek görece daha kolay, eğer f örten değilse, B'nin öyle bir altkümesi (B') alınır ki f':A->B' örten olur. bu olduğu takdirde, g fonksyonunu f^(-1) ile göstermek tercih edilir, bu f fonksyonunun ters fonksyonudur.

      2.3 Fonksyon görüntüleri
      verilmiş bir f:A->B fonksyonu kullanarak, A ve B'nin alt kümelerinden yeni altkümeler elde edebiliriz. A'*altküme*A, B'*altküme*B olsun.
      - f[A'] (genelde f(A') gösterimi kullanılır, ancak kafa karıştırıcı olmaması için bu kullanım daha başarılı) kümesi şöyle tanımlanır: f[A']={f(a)| aEA'}. her a için f(a)EB olduğundan, f[A'] da B'nin bir altkümesidir, buna A' 'nın f altındaki görüntüsü denir
      - f^(-1)[B']={a| f(a)EB'} a'yı fonksyona sokabilmemiz onun A kümesinde yer aldığını gösterir, böylece f^-1[B'] de A'nın bir altkümesidir. burada dikakt edilmesi gereken şey, bunu yazabilmemiz için fonksyonun tersi olmasına gerek olmayışıdır, burada f^(-1) ile bir kümenin öngörüntüsünü almaktayız.

      3. İşlemler
      ikili işlem (ya da üçlü, dörtlü...) f:AxA->A şeklinde yazılabilen bir fonksyondur, yani A'nın iki elemanını işleme sokup A'nın başka bir elemanını -veya bu elemanlardan birisini, fark etmez- aldığımız şeyler. bunlara en güzel örnekler, elbette, doğal sayılar üzerinde toplama ve çarpmadır.

      işte böylece, bir süredir yazdığım şeyleri en başta tanımladıklarıma bağlarsam, altkümelik ilişkisi bir parçalı sıralama ilişkisidir, birleşim, kesişim ve kartezyen çarpım işlemleri ise 'tüm kümeler kümesi' üzerinde tanımlanmış işlemlerdir -her ne kadar, tüm kümeleri içeren sınıf bir küme olmasa da-

      sanırım işlemlerden söz etmem, bir sonraki yazıda cebire girmeme izin verir.

      2011-03-18

      Pathfinder RPG

      bazı tarihler:
      - ağustos 2007: WotC 4e planlarını gencon'da açıklıyor
      - ekim 2007: PFRPG tasarlanmaya başlanıyor
      - mart 2008: paizo 3.5'la kalacağını açıklıyor
      - mart 2008: PFRPG açık-test edilmeye başlanıyor
      - haziran 2008: 4e piyasaya çıkıyor
      - şubat 2009: PFRPG açık-testi bitiyor
      - ağustos 2009: temel kural kitabı yayınlanıyor

      önceki yazıda PF'nin 3.5 temelli bir sistem olduğunu söylemiştim. o zaman ne değişti? neden buna yeni bir isim vermişler? WotC ürünlerinden farkı ne?

      öncelikle, sistem tamamen aynı. yani 3.5 oynamayı bilen birisi PF de oynayabilir. tek sıkıntı sadece 3.5'a çok alışmış kişilerin yeni ve farklı şeyler karşısında 'ama bu benim bildiğim 3.5 değil?' diyecek olmaları, ki tamamen haklılar, zaten kimsenin de bu yönde bir iddiası olmadı.

      öyleyse, 'aç da oku' demekten daha kullanışlı bir değişiklikler listesi vereyim, biraz özet olsa da:
      - her ırkın başka bir özelliğe +2 bonusu gelmiş, insan yarı elf ve yarı orklar ise istedikleri bir özelliği yükseltebiliyor.
      - her sınıfa fazladan özellikler gelmiş, yani 3.5 vaktinde yapabildikleri şeyler korunmuş, üstüne fazlası gelmiş. örneğin ranger'lar belli bir düşmana karşı savaşırken bazı artılar alıyorlar, ki bu eskiden de vardı, ve aynı şekilde, belli bir zemin özelliğinde dövüşürken de bonusları var ('aç da oku')
      - bir kaç skill birleştirilmiş (örneğin artık hide ve move silently yok, stealth var) ve bir kaç yeni skill gelmiş (örneğin fly)
      - ayrıca artık skill alırken 1. seviyede x4 puan falan yok, sadece sınıfın 'sınıf yetenekleri' bize +3 veriyor, yani rogue1/fighter1 in skill leri 1. seviyede ne aldığından bağımsız.
      - feat ler tek seviyelerde geliyor, 3ün katlarında değil. bu özetle 6nın katlarına gelen karakterlerin fazladan bir feat alacağını ima ediyor. ayrıca feat lerde değişiklikler de olmuş, ('aç da oku')
      - grapple, disarm, bull rush, overrun, trip falan tek bir sisteme indirgenmiş: combat maneuvers. artık herkes belli bir CMB -combat maneuver bonus- sahibi ve 1d20+CMB ile rakibinin CMD -combat maneuver defense- i geçmeye çalışıyor
      - 'yanlış' olan bir sürü prestij sınıfı modifiye etmişler, mesela dragon disciple, mesela arcane archer
      - ve çeşitli ekstra güzellikler
      - [edit] elbette, turn undead in farklı bir şeye dönüştüğünü atlamışım. artık öyle bir şey yok, cleric'ler etraflarına pozitif veya negatif enerji yayıyorlar, böylece undead lere karşı da -respectively- hasar verip iyileştirme güçleri kazanıyorlar. turn undead işi yapması için bir feat var, alındığı takdirde yaratıklar will save atıp başaramazsa kaçmaya başlıyor. kolay ve şık.

      gerçekten de, 3.5'a gelmiş patch gibi bir şey bu oyun, D&D'min ruhani takipçisi. gerçi bir sistem kendi başına pek bir şey ifade etmez, 4e'de eksikliğini en çok çektiğim şey olan 'fantastik tarih' bu oyunda da yok, çünkü WotC'un fikri malı. ama en azından neden olmadığını biliyoruz, ve vicdanım sızlamadan o tarihi bu oyunla birleştirebilirim. bazı şeylerin -örneğin illithid, beholder- olmaması hoş değil, ancak bununla da yaşayabilirim

      özetle: PF, 3.5'un elden geçirilmiş, düzeltilmiş ve özetlenmiş hali. özetlenmiş, çünkü geçen 5 sene içinde WotC'dan çıkan tüm kitaplara bakıyorum da... gayet çoklar. yanlış anlamayın, çoğu çok güzel ve başarılı kitaplar, ama bir o kadar da özelleşmiş. yani 'stormwrack' güzel bir kitap olabilir, ancak her oyuncuya ve oynatana hitap edeceğini sanmıyorum. o yüzden PF ufacık, derli toplu bir eser. şimdilik bir ana kural kitabı, bir ekstra özellikler kitabı -ki bence çok gerekli değil- 2 tane canavar kitabı ve bir tane de oynatma kılavuzu var, ki bunun çok gerekli olmadığını paizo'dakiler de itiraf eder. yani 2 kitapla canınız sıkılana kadar uzuun bir süre oynayabilir, keyif alabilir, ve bu yetmediği zaman, ve siz sıkılana kadar geçen sürede paizo'nun çıkardığı kitaplar da ilginizi çekmezse, hala 3.5 için çıkmış bir sürü kuralı ve kaynağı bu sisteme geçirip hayatınıza devam edebilirsiniz. bir forumda gördüğüm lafa katılıyorum: "eğer D&D'yi tek kitapla oynuyorsanız PF'ye geçin, yok her kaynağı kullanıyorsanız durduğunuz yerde durun." bundan dolayı ben de eğlencelik oyunlarımı PF ile, ciddi oyunlarımı ile 3.5 ile oynatacağım.

      [edit] tükürdüğümü yalama zamanı: oynatma kılavuzu, çok gerekli olmasa da, çok, çook kullanışlıymış. kendisine olan sevgilerimi 'Yanlış Yapmak' yazısında görebilirsiniz.

      Paizo / Pathfinder

      [mahkemelerimize bir kere daha teşekkür etmek istiyorum, sayelerinde mümkün olan her an blog a bir şeyler yazar oldum. bir daha ne zaman bu şansa erişeceğimi bilmemenin etkisi olsa gerek.]

      Pathfinder rol yapma oyunu, ağustos 2009'da, Paizo Yayıncılık tarafından piyasaya sürüldü. sistem, temel olarak, 3.5e'den farklı değil. öyleyse neden sevip oynamaya değer buluyorum?

      bu soruya daha sonra geri döneeğim, önce böyle bir şeyi ne akla hizmet yapmışlar, ondan söz edeyim. paizo, varlığını oyunculara 2002'de dungeon ve dragon dergilerini yayınlamaya başlayarak fark ettirdi. WotC'un bu yan ürünlerle ilgilenmeme kararı gerçekten de çok talihli bir kararmış ki bugün bu noktadayız. 2007'ye, yani WotC bu lisansı yenilememeye ve bu iki harika dergiyi ölü ağaç biçiminde basmamaya karar verene kadar da böyle devam etti (her ne kadar ben topluluk kütüphanesindeki bir iki kopyadan başka kağıda basılı dungeon veya dragon görmemiş olsam da, bu dergilerin sadece çevrimiçi olarak sunulmasına da karşıyım. bir dergiyi basılı biçimde görmek tamamen farklı bir şey)

      yani kısaca paizo, 3.5e döneminde -yani, bence en güzel günler- oyuncular için çok önemli bir yer tutuyordu. sahiden de, okuması eğlenceli dergiler çıkardıklarını düşünüyorum, her ne kadar bugün 'abi dragon'dan feat prestij sınıfı falan kabul etmiyorum' diyor olsam da. daha da önemlisi, dungeon dergisine yaptıklarıdır. düzenli olarak her ay 3 macera yayınlamaları -ki bu dergiyi de 7$ satmaları- yetmemiş olacak ki, bir de 'adventure path' denen kavramı oyun dünyasının zihnine kazıdılar. 5 sene boyunca WotC'un ek macera çıkarmamasının en önemli nedeni olabilirler.

      işte bunları yapan yayınevi lisansı yenilenmeyince, kendi setting'inde, kendi maceralarını yazmaya karar veriyor. ağustos 2007'de 'rise of the runelords' 'macera yolu' (adventure path) ile başlıyor, 6 ay süren uzuun maceralar sonrasında bir diğer maceraya yelken açıyorlar. artık her ağustos ve şubat yeni yolların açıldığı ay. pathfinder dünyası da bu maceralarla şekillenmeye başlıyor, ama golarion'la ilgili henüz konuşmayacağım.

      4e'nin duyurusuyla dünyanın içine düştüğü kaos arasında paizo mart 2008'de 'arkadaş ben OGL ve 3.5'dan memnunum, öyle de devam edeceğim' diyor, sonunda benzer fikirli 3.5 severlere baskıdan kalkan kitaplara eşdeğer bir şey sunmak için OGL üzerine yeni bir sistem inşa ediyorlar, ki bugün buna Pathfinder (ya da PFRPG) diyoruz.

      /*sistemi ve settingi daha sonra inceleyeyim, zira bu yazı tam bir masal anlatımına dönüşmek üzere.*/

      Yanlış Yapmak

      baktım da çok hatalı laflar etmişim. dünyanın toprak yüzeyinin çeyreğini kaplayan bir imparatorluk mu? hah! karşılaştırma için, terra isimli gezegen (ki buna dünya da deniyor) 52,100,000 milkare toprak yüzeye sahip (antartika hariç) bunun çeyreği yaklaşık 13 milyon milkare ediyor, benim planladığımın neredeyse iki katı. ben ne planlamıştım? 7,5 milyon milkare, ve 5 idari birim. imkansız! rusya 6,6 milyon milkareden birazcık daha az bir alan kaplıyor, ve rusya devasa bir yer. bunu haritada sadece rusyaya bakarak anlamak zor olabilir, zira ben de türkiye ile karşılaştırana kadar bu gerçeğin farkında değildim. karşılaştırma için, türkiye 300 bin milkareden biraz fazla, yani rusya türkiyenin yaklaşık 22 katı kadar bir yer kaplıyor, benim efnalareen imparatorluğum ise 25 katı kadar. mümkün mü? eh, imkansız değil. ancak böyle bir toprak kütlesini 5 idari birimle -eyalet diyelim- kontrol altında tutmak mümkün değil.

      o yüzden biraz daha mütevazi olacağım. ortalama nüfus yoğunluğunu 70/milkare olarak tutmak fikrimden ve 7,5 milyon milkarelik bir yüzeyden, ve böylece yarım milyarı biraz aşan bir nüfus fikrinden vazgeçmeyeceğim. hayır, düşününce, vaz geçeceğim. 70lik bir nüfus yoğunluğu, benim gezegenime layık gördüğüm zor iklim şartları için birazcık fazla. haydi 60 diyelim, böylece 450 milyonluk bir nüfustan söz edebiliriz. ancak bu imparatorluk dünyanın çeyreği değil, 1/6sını kaplasın, dünyamızda 45 milyon küsür milkare toprak yüzey olsun. bizim dünyamızdan biraz daha az toprak, daha çok su. bu da değişime açık, belki 1/7 der, toprak yüzeyi 52 milyon küsür milkareye çıkartır, dünyamıza daha da yaklaşırım. ama kesinlikle 1/4 değil, sayıları bilmekte fayda var.

      ve kesinlikle 5 eyalet de değil. yaklaşık 25 türkiye içerdiğine göre, 25 idari birim makul bir sayı gibi görünüyor. türkiyeyi çok sevdiğimden değil, 25=5^2 diye, ve 5 çeşit ejderhamızın olmasının da bunda etkisi var ^^ bunun alt birimleri, üst birimleri, bişeyi, başka bir şeyi olur, ancak harita yapmak o kadar kolay iş değilmiş. bir ara BÜYÜK bir şeyi ufak parçalara bölmem, her birine bir nüfus yoğunluğu atamam, bundan sonra da bu sayfadaki yöntemlerle her birine bir kaç tane metropol, şehir, kasaba, köy atamam gerek. güzel mi? bence harika, zira öbür türlü şehirli nüfusun yaklaşık 340 katı kadar bir köylü nüfus olacaktı. biraz (!) büyük bir oran gibi. tabii daha da acayip olması için ortalaması 300 olacak 450-200 aralığında 25 sayı da bulabilirim, ardından her sayının imparatorluğun neresindeki bir bölgenin alanı olduğunu yazar, sonra da buna göre bir nüfus oranı yazarım. zor iş, ama sanırım sonuçlarından memnun olacağım. tabii bu sonunda planladığım toplam 60/milkare yoğunluğu verir mi emin değilim, ama çok farklı çıkacağını düşünmüyorum.

      bir de, acaba bu kadar toprağı fethetmek ne kadar vakit alır? 100 yıl? daha çok? sanırım her şeyden önce haritayı çizmeli, idrak etmesi daha kolay parçalara bölmeli, sonra da bölüp yönetmeliyim! hah ha!

      bir de, bu kesinlikle bürokratik bir imparatorluk olacak, feodal değil. feodalizmin sıkıntısı kendi başına hareket eden küçük beylikler olması, ve idarenin ejderhalara verildiği düşünülürse, bu her hafta bir isyan çıkacağını ve sürekli etrafta bir kiralık katile ihtiyaç duyulacağını ima eder; bürokrasi ise, hukuk üstünlüğü altında bilge kişilerin -isim vermek gerekirse, ejderhalar- yükseleceğini. gerçekten de gamemastery guide çok kullanışlı bir kitap.

      2011-03-13

      4E

      haziran 2008de çıkan bir sistem hakkında mart 2011de konuşmak biraz geç alınmış bir karara benziyor, ancak bu vakte kadar 4e hakkında konuşabilecek kadar çok şey bilmiyordum, çünkü öğrenmeye çalışmamıştım. kitaplara ufak bir göz gezdirme, sonra 'meeh, 3buçuk iyidir' diyip hayatıma devam etme. arada pathfinder ı bulmuş olmam da cabası. bir ara onunla da ilgili şeyler yazarım.

      geçen 3 sene içerisinde bir iki tane 4e savunucusuna rastladım, bir tane 3e fanboyunun 4e'yi karalamasını izledim, bir başka arkadaşım da 'oynadım, tamam güzel, ama aradığım şey bu değil' diyordu. peki bu sistem ne işe yarıyor?

      hiç bir şeye! tamam, dürüst olalım. eğer 13 yaşındayken elime 3e phb değil de 4e phb geçseydi, oynardım. çünkü başka bir şey bilmiyorum, karşılaştırma yapabilecek durumda değilim, neyin eksik olduğunu fark etmem zor, bunu dile getirmem ise neredeyse imkansız. ve şunu da fark etmeliyiz ki, 'hey, gidip eskisini öğrenmeye ne dersin?' gibi bir argüman saçma, çünkü son baktığımda 10 senedir 2e öğrenmek için bir çaba göstermiş değilim. neden mi? çünkü 3 var, işime yarıyor, yeterli buluyorum, ve etrafımdaki 3e bilen adamlar da '3 iyidir, 2yle hiç uğraşma' diyor. ala. yani oyuna 4e ile başlayan bir grup varsa, onların böyle devam etmesi anlaşılır.

      peki şimdi karşılaştırma yapabilecek durumda olduğuma göre, 4e için ne söyleyebilirim? oyun kesinlikle çok katı. özelleşme denen şey imkansız. oyun tamamen dövüşü verimli hale getirmeye çalışmış. ve kabul etmeliyim, dövüş çok taktiksel olmuş. bu iyi bir şey mi, tartışılır. ancak oyun gerçekten bir MMO'yu andırıyor, tank lar, healer lar, dps ler havada uçuşuyor. eğer ki bir oyuncunun istediği şey buysa, 4e oynasın. ama sormalıyım, o zaman neden bilgisayar oyunu oynamıyor ki? 4e nin yaptığı özünde oyunu fantastik rol yapma oyunundan çıkartıp fantastik masaüstü savaş oyununa çevirmek. üstelik bunu, oyunun başlangıcıyla da çelişecek şekilde, bir ordu değil tek bir karakter kontrol ederek yapıyorsun. anlamsız.

      bazı klasikler yerinde duruyor: yaratıklar öldüğünde tecrübe puanı kazanıyor, sonra da belli miktarda tecrübe puanı biriktirdiğinde seviye atlıyorsun. seviye atlamak bize ne kazandırıyor? başlangıçta aldığımız sınıfa bağlı olarak belli miktarda can puanı, bir de 1 veya 2 tane 'büyü'. bu kadar. saldırılarımız, savunmalarımız, her şeyimiz, aldığımız sınıfa değil, olduğumuz seviyeye bağlı. yani bir dövüşçünün bir büyücüden iyi dövüşmesini bekliyorsan, tekrar düşünebilirsin. sabah uyanıp üzerine geçirdiği cübbeyle dışarı çıkan bir büyücü ağır zırhlar içindeki bir savaşçı kadar kendini darbelerden savunabilir -evet, örneklerde sürekli savaşçı ve büyücüden söz ediyorum, çünkü bunlar olabildiğine uzak şeyler olmalıydı ama artık değil-

      sistemi daha da detaylı incelersek, 3 tane güç kaynağı -sonraki kitaplarla artıyor, ama umrumda değil- 4 tane de karakter rolü var. güç kaynakları savaşçılık, ilahi ve mistik, karakter rolü ise koruyuculuk, vuruculuk, liderlik ve kontrol.
      koruyuculuk rolü, saldırıyı üzerine çekmekle
      vuruculuk, tek kişiye büyük miktarda hasar vermekle
      liderlik, savaş alanını hazırlamak ve takım arkadaşlarını savaşta ayakta tutmakla
      kontrol ise savaş alanında büyük bir alana ufak hasarlar vermek, alandaki düşmanları kontrol altında tutmakla sorumlu.

      her sınıf, önceden tanımlanmış bu rollerden birine dahil, ve bu yöndeki becerilerini güçlendirecek 'büyü'leri var. tabii bir sınıfı başka bir role sokmak da mümkün, bunun için de kaynaklar var. ama bu kaynakları sen kendin yaratamıyorsun. 'büyü' tasarımları rastgele, neye dayandığını matematiksel olarak anlamak zor. sadece tek makul açıklama 'oyun dengesi açısından buraya gelmesi en doğrusuydu' oluyor, ve bundan dolayı tasarlamak üstüne ek olarak bir de uzun bir test-oyun aşaması gerektiriyor. aynı şey, canavarlar için de söylenebilir. yani oyun tasarımcıları oyunculara ve oynatanlara 'siz kafanızı bunlarla sıkmayın, parası neyse ödeyin biz de size yeni büyüler ve yaratıklar ve bir sürü şey verelim' diyor.

      neyse, sistemi anlatmaya devam ediyordum. sistem çok katı demiştim, şimdi bunu detaylandırayım:
      saldırılar var, bunlar ya düz silah saldırısı, ya da 'büyüler'in sonucu. hesap şu şekilde gidiyor: 1d20+seviyemizin yarısı+gereken özellik puanımız+aracımızın büyüsü+fazladan bonuslar. geçmemiz gereken sayılar var, ki bunlar da savunmalarımız: 10+seviyemizin yarısı+gereken özellik puanımız+fazladan bonuslar. savunmalarımız zırh seviyesi, çeviklik, metanet ve irade gücü olarak 4 tane. bunun ima ettiği şey şu: sınıflar arasındaki her özellik -yani savunmalar, saldırılar, yetenekler- asimptotik olarak birbirine çok hızlı yaklaşacak. işte bu konuda haklarını vermeliyim, oyun bu açıdan kesinlikle dengeli. 30. seviyeye gelmiş bir karakterin ne işle meşgul olduğunu bu özelliklere bakarak ayırt etmek mümkün değil, çünkü hepsinin savunmaları 25+özellikler+bonuslar olacak, hepsinin saldırısı 1d20+15+özelilkler+bonuslar olacak.

      şimdi 'bonuslar'la neyi kastettiğimi biraz açayım:
      her sınıf AC dışındaki savunmalara belli bazı bonuslar verir
      - cleric: +2 will
      - fighter: +2 fortitude
      - paladin: +1 fortitude, +1 reflex, +1 will
      - ranger: +1 fortitude, +1 reflex
      - rogue: +2 reflex
      - warlock: +1 reflex, +1 will
      - warlord: +1 fortitude, +1 will
      - wizard: +2 will
      toplamda +3 alan paladinin ne kadar iyi bir tank... öhm, defender sınıfı olduğu açık.
      ayrıca eladrin ırkı +1 will, insanlar ise +1 fortitude, +1 reflex, +1 will bonus alıyor.

      AC için giyilen zırhın, kalkanın bonusu ekleniyor. dikkat edilmesi gereken şey hafif değil de ağır bir zırh giyilirse, kullanılabilecek özellik puanı (çeviklik veya zekadan yüksek olan) eklenmiyor. neden zekanın dikkate alındığını sormayın, sanırım büyücülerin kalbi daha fazla kırılmasın diyedir. ayrıca kullanılan kalkan, bonusunu reflex savunmasına da ekliyormuş.

      saldırılar için, çeşitli ırksal ve sınıfsal özellikler ve feat'ler mevcut. örnekler:
      - dragonborn ırkı bloodied iken saldırmaya +1 bonus alıyor
      - fighter lar ya tek elli, ya da çift elli silahları seçiyor ve bunlarla saldırırken +1 bonus alıyor
      - açıkçası saldırılara +1 bile veren genelgeçer bir feat göremedim, hepsi çok özelleşmiş durumlarda geçerli. belki sonraki kitaplar böyle bir feat getirmiştir, ama bu da umrumda değil [ilginç bir şekilde verilen hasarı arttırmaya yönelik bir sürü feat var]
      - ayrıca silah kullanıyorsanız ve o silahta yeterlilik sahibiyseniz silahına göre +2 veya +3 bonus alıyorsunuz

      bir de tabii, araçlarımızı büyülemek mümkün. büyülü silahlar, asalar, değnekler, çubuklar, küreler, zırhlar, kolye ve pelerinler -ilginç bir şekilde büyülü bir pelerini ve kolyeyi aynı şey olarak düşünmüşler- saldırılarımızı ve savunmalarımızı güçlendiriyor. bir başka şaşırtıcı şey, özelliklerimizi güçlendiren büyülü eşyalar görememiş olmam. neyse, fark etmez. şimdi bu hesapla 30. seviye bir karakterin saldırı ve savunmalarına tekrar bakalım:
      saldırı: 1d20+15+8+6=1d20+29 / eğer silah kullanıyorsa 1d20+31
      savunma: 10+15+5+6=36
      eğer savunan kişi ağır zırh giyiyorsa iş değişiyor. tamamen savunmaya yönelik biri olduğunu düşünelim:
      AC: 10+15+20+2=47
      işte bu adama vurmak için zarda 17 falan atmak gerek, bu seviyede bile işler kolay değil. dengeli mi? evet. sıkıcı mı? evet, çünkü bu hesapları yaparken kişinin ne iş yaptığıyla ilgili en ufak bir varsayımım olmadı.

      peki sürekli söz ettiğim 'büyüler' ne? bunlar aslında büyü değil, daha çok dövüş manevrası gibi bir şey. sistemsel olarak açıklamak kolay ama oyunda hikayesi anlatılan karakterler için bu şeyler ne, tam olarak bilmiyorum. neyse, sistem bunlara 'power' diyor, ben 'büyü' diyorum. ne fark eder? büyüler 4e ayrılıyor: sınırsız, dövüş başına bir kere, gün başına bir kere büyüler, ve fayda büyüleri. fayda büyüsü olmayan şeylerin ana özelliği, görebildiğim kadarıyla, hasar vermeleri. çoğu hasar vermeye ek olarak bazı şeyler de yapıyor, ama bu da umrumda değil. bunlara başta söz ettiğim güç kaynağına bağlı olarak 'prayer, exploit, spell' deniyor, ama ne fark eder? oyuncular da, tasarımcılar da bunun göstermelik bir fark olduğunun farkında sanırım. fayda büyülerinin ise ortak özelliği hasar vermemeleri, ancak hala dövüş sırasında kullanılmaları düşünülerek hazırlanmış şeyler. dövüş sırasında kullanılmaması için hazırlanmış şeyler ise -örneğin ışınlanmak, çünkü kim dövüşü yarıda bırakıp ışınlanır ki?- benim 'gerçek büyü'nün bir gölgesi olarak gördüğüm 'ritüel' sistemine sıkıştırılmış. ancak onlar dövüşte kullanılmayacak, o yüzden söz etmesek de olur. zaten kitapta 16 sayfada anlatılıyor, oysa her sınıfın 16şar sayfa 'büyü' listesi var. neyse, 'büyü'ler de -ısrarla tırnak işaretlerini kullanacağım- özünde aynı şeyler oldukları için -sadece yapılış ve takdim şekli, etki alanı ve hangi özellikle kullanıldığı fark ediyor; bir fighter güçle saldırırken bir cleric bilgelikle, rogue ise çeviklikle- onlar da çok dengeli. sıkıcı mı? evet.

      son olarak iki şeye değinmek istiyorum: multiclass özelliği ve healing surge. tabii, aslında multiclass özelliğinden söz edemeyeceğim, çünkü öyle bir şey yok. 1. seviyede başladığınız sınıfınızla sonsuza dek mutlu bir yaşam sürmek zorundasınız. tabii çok lazımsa istediğiniz başka bir -ve ancak bir- sınıfın özelliklerinden bir iki tane alabiliyorsunuz, bu da size yetsin! yani eğer biraz büyücü, biraz savaşçı olmak istiyorsanız yapabilirsiniz -ama tabii, biri sizin ana sınıfınız olacak, diğeri ise üvey evlat. ikisine birden eşit efor ayırmanıza gerek yok-, ancak bunun üzerine bir de insanları iyileştirmek istiyorsanız orada durmanız gerek.

      healing surge ise, oyuna gerçekten büyük bir taktiksel zenginlik kazandırmış, dövüşlere farklı bir yön katabilecek bir özellik. günde belli bir sayıda olan bu meret sayesinde bir karakter canının çeyreği kadar bir miktarı tekrar kazanabiliyor, böylece karakterlerin hayatta kalma oranları inanılmaz derecede artıyor. bunun ima ettiği şey bir karakterin 1 canla çıktığı bir dövüşten 5 dakika sonra 4 healing surge harcayıp tam canla yeni maceralara yelken açabileceği. akla ve mantığa uygun olmasa da, dövüşleri daha ilginç hale getirebileceğine inancım tam.

      son söz: sadece phb'i okudum, okuduğum şeyi beğenmedim. çok yaşa pathfinder! WotC güzel bir sistemi geliştirmek yerine oyuncu kitlesini kendisine yabancılaştırmakla, D&D'nin eti kemiği olan bir geçmişi silmekle, bununla da yetinmeyip o geçmişten 'havalı duran' isimleri -o isimlerle özdeşleştirilmiş şeyleri de ellerinin tersiyle iterek- alarak ne yapmaya çalışıyor bilmiyorum. en fenası da dark sun'ı da hain emellerine alet etmeleri. hoşnutsuzum, ve 4e ile oynanacak bir ryo düşünemiyorum. çok güzel dövüşler çıkabilir, hatta bu sene DnD BG'nin 4e kurallarıyla yapılmasına çok sıcak bakıyorum, çünkü kesinlikle dengeli. ancak benim istediğim şey bu değil. benim istediğim kişi kişi yeterlilikten öte, bir grup olarak yeterlilik, birinin açığını bir diğerinin örtmesi, ve bunun sadece savaş alanında değil, her tür tehlikeye ve zorluğa karşı gerçekleşmesi. o yüzden, alıştığım şeye devam. şimdiye kadar 'abi daha oynamadım, yorum yapmayayım' diyordum, ve oynamama gerek kalmadıkça da etraflıca okumayacağım için yorum yapmamakta haklıydım. şimdi etraflıca okudum, beğenmediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

      2011-03-12

      Kümeler 102

      [öncelikle, blog girdisi oluşturmayı bir zamanlama sorununa çeviren mahkemelerimizi ve opendns i tebrik ediyorum >.> ]

      david pierce hocamızın "foundations of mathematical practice" kitabını ele geçirmemle birlikte (kendisi 'not' demiş ama kanmayın, 230~ sayfadan söz ediyoruz) matematiksel şeyler üzerine konuşmaya devam edeyim. bir noktada kendimden şüphe etmeye başlamış, bir kitaba ihtiyaç duymuştum.

      hatırlatma için -hem okuyucuya, hem yazara- önceki yazıda söz edilen şeylere bakalım:
      kümelerin ve elemanlarının varlığı, birleşim, kesişim, kartezyen çarpım işlemleri, sıralı çift kavramı, altkümelik ilişkisi.
      geriye kalanlar: işlem nedir? ilişki nedir? bu soruların yanıtları, bu kavramların tanımları olmadan bir önceki yazıda tanımlanan şeyler havada, onlarla yapılan işler rastgele kalacaktır.

      tabii, söz ettiğim kitapta da belirtildiği gibi, dairesel bir yol izliyor olabiliriz. yani önceden tanımlanmış şeylerle bir şeyi tanımlamak, ve bu bir şeyle de önceki şeyleri tanımlamak. ["Yet my supposedly rigorous account of the integers depends on all of the machinery that the book develops first, with the aid of a familiarity with... the integers."] yapacak bir şey yok, böylesinin daha kolay anlaşılır olduğuna ikna oldum. sonuç olarak öncesi yazımda da birleşim ve kesişim -ve bir kaç şey daha- da boolean cebire bulaşmadan tanımlandı.

      1) İlişkiler:
      bir ilişki AxB kümesinin bir altkümesidir, R diyelim -relation'ın baş harfinin konuyla bir ilgisi olduğunu düşünenler el kaldırsın- (a, b) E R yerine aRb yazmak da mümkündür -hatta tercih edilir- ve bu a nın b ile ilişkili olduğunu gösterir.
      örneğin: A kümesi {x| x dünyadaki bir insandır}, B ise {kadın, erkek} olsun. o zaman A kümesinin her elemanı için -a diyelim- kadınsa aRkadın, erkekse de aRerkek diyebiliriz. bu durumda a cinsiyetiyle ilişkili oluryor, cinsiyeti a ile değil, çünkü dünyada erkekliği veya kadınlığı a'dan başka bireyler de yaşıyor.

      tabii bir de, ikili ilişki var. bunların özelliği AxB'nin değil, AxA'nın altkümeleri olması. yani Anın elemanlarının birbiriyle olan ilişkileri inceleniyor. önceki örnekteki A kümesini alırsak, R ilişkisi de 'anne, baba, kardeş ve çocuğu olmak' olsun, her a için, a'nın annesi, babası, kardeşi ve çocuğu olan b'ler için aRb yazabiliriz. şu an tam olarak emin olmamakla birlikte, sanırım bu ilişki bir sıralama ilişkisi. bunu sıralama ilişkileri tanımlandığı sırada teyit eder veya yanlışlarız. şimdilik dikkat edilmesi gereken şey, bu altküme R'ın herhangi bir koşulu olmadığı. ne ilk birime Anın her elemanı gelmek zorunda -çünkü herkesin anne, baba, kardeş veya çocuğu dünya üzerindeki bir insan olmak zorunda değil [basitlik adına, A kümesinde belirtilmemiş bir 'şu an' ibaresinin olduğunu varsayıyorum] ne de ikinci birimine -aynı şey burada da geçerli- yani öyle bir aEA olabilir ki, hiç bir bEA için aRb veya bRa yazamayabiliriz.

      bir de, n-li ilişki var, yani AxAx...A kümesinin altkümeleri, ancak bu yazılarda pek kullanım görmeyecek.

      1.1) Sıralama ilişkisi:
      Bir ikili ilişki alalım, örneğin R *altküme* AxA. eğer R şu koşulları sağlıyorsa ona 'parçalı sıralama ilişkisi' veya kısaca 'sıralama ilişkisi' diyeceğiz:
      - her x E A için, xRx (yani (x, x) E R )
      - xRy ve yRx => x=y, buna eşdeğer olarak şu da söylenebilir
      her x E A, y E A\{x} için xRy ve yRx in olması imkansızdır
      - son olarak da, xRy, yRz => xRz

      bu tür ilişkilere en basit örneklerden birisi, tamsayılar üzerindeki 'küçük eşit' ilişkisidir.
      - her sayı kendisine küçük eşittir
      - bir a sayısı başka bir b sayısına küçük eşitse, o zaman b a'ya küçük eşit olamaz
      - ve tabii, a b'den küçük eşit, b de c'den küçük eşitse o zaman a da b'den küçük eşittir.

      peki bir önceki kısımdaki kanbağı ilişkisi bir sıralama ilişkisi midir? hayır, çünkü annemizin annesi bizim annemiz, babamız, kardeşimiz veya çocuğumuz değildir. yani son koşulda bir sıkıntı yaşanıyor, ancak bunu da uygun düzeltmelerle kaldırmak mümkün.

      eğer buna ek olarak, bir de her elemanın bir diğeriyle ilişkisi varsa, buna 'doğrusal sıralama ilişkisi' diyoruz. bunun ne anlama geldiğini grafik bir örnekle açıklamak daha kolay olacak sanırım. bir soy ağacı, bir sıralama ilişkisidir, daha doğrusu bu ilişkinin grafiğidir. tabii burada ilişkiyi önceki örnekteki kanbağından çıkartıp sadece {çocuğu, torunu, torun çocuğu,...} ilişkisine indirdim. bu durumda en küçük eleman soy ağacının başındaki 'ata' olur, ve ona bağlı olanlar ondan büyüktür. bu ilişkide bir a kişisi ve kardeşi b kişisi velilerinden büyük oluyor. peki a ve b arasında bir sıralama mümkün mü? hayır, a b'nin çocuğu, torunu, torun çocuğu... değil. aynı şekilde b de a'nın çocuğu, torunu, torun çocuğu... değil. öyleyse ne aRb yazabiliriz, ne de bRa, böylece bu ilişki 'doğrusal' olmuyor. (doğrusal olmaması, ilişkinin grafiğinin dallanıp budaklanmasıyla da görülebilir, ancak böyle bir iddia matematiksel olmayacaktır.)

      oysa doğrusal bir sıralamada her elemanı bir doğru üzerinde, bir iplik üzerindeki boncuklar gibi dizebiliriz (tabii, bu her zaman söylendiği kadar kolay olmayacaktır.)

      1.2) Eşitlik İlişkisi
      eşitlik ilişkisi de, sıralama ilişkileri gibi, belli koşulları sağlayan ilişkilere verilen genel bir isimdir. bu koşullar:
      [öncelikle, R *altküme* AxA olmalıdır, aksi takdirde 2. koşul sağlanamaz]
      - her x için, xRx (yani, her eleman kendisine eşit olmalıdır)
      - xRy => yRx (yani, x'in y'ye eşit olup y'nin x'e eşit olmaması gibi bir durumdan söz edilememeli)
      - xRy, yRz => xRz (yani, x y'ye, y de z'ye eşitse, x z'ye eşit olmalıdır)

      buna bir örnek olarak, düzlemdeki doğruların paralelliği verilebilir (yani a, b doğrusu için, a b'ye paralelse a~b diyelim) o zaman, elbette a~a, ve a~b durumu b~a durumunu gerektirir. son koşulun tuttuğunu göstermek biraz daha zahmetli, ancak yapılamayacak bir şey değil. böylece ~ ilişkisi bir eşitlik ilişkisi oluyor.

      2) Fonksyonlar
      fonksyonlar, özel bir ilişki türüdür. ikili ilişki olması gibi bir gereklilik de yok. şimdi standard fonksyon yazım şeklimizi ve bunun nasıl bir ilişki olduğunu inceleyelim:
      f: A -> B dediğimiz zaman, kastedilen şey f'in A'nın elemanlarını B'nin elemanlarına götürdüğüdür. öyleyse ilişkimiz R, AxB'nin bir altkümesi olacak, öyle ki f(a)=b demek aslında aRb demek olacak. bir fonksyonda aranan özelliklerden birisi, A'nın hiç bir elemanın boş kalmamasıdır, yani her a E A için bir b E B vardır öyle ki aRb. sonra aranan bir başka koşul da her a için f(a)=b yazabilidiğimiz b'nin biricik olmasıdır. yani eğer f(a)=b ve f(a)=c diyebiliyorsak, o zaman b=c koşulu gereklidir. bu koşullar sağlandığında f'e bir fonksyon diyebiliyoruz.

      fonksyonların bu yazıda söz etmeye değer iki özelliği daha var:
      -bire birlik: eğer fonksyonumuz f B'deki her elemana en fazla bir eleman götürüyorsa, bu fonksyona bire bir denir. yani, f(a)=f(b), a, b E A eşitliğinin sağlandığı her durumda a=b eşitliği sağlanıyorsa bu bire bir fonksyondur.
      -örtenlik: eğer fonksyon B'deki her elemana en az bir eleman götürüyorsa bu fonksyon örtendir. yani her b E B için bir a E A varsa öyle ki f(a)=b, o zaman fonksyon örtendir.

      sanırım bu kadar bilgiyle bir sonraki yazıda fonksyonlardan söz etmem kimsenin kalbini kırmaz. işlemlerin kimlikleri üzerine de daha fazla yorumu sonraya bırakayım. ayrıca, eşitlik sınıflarından da söz etmek iyi bir fikir olabilir.