2011-02-27

Tepe, Adam

Ufak bir tepeydi, ölmek üzereydi. Haşatı çıkmış bir ağaç, solmuş çimler. Kemirgenler başka yerlere taşınmak için fırsat kolluyordu, daha iri memeliler ise çoktan gitmişti zaten. Burası için tarihin her hangi bir anında 'orman' demek mümkün değildi ya, bir zamanlar hakkında söylenebilen 'koru' lafı da bir abartı haline geldiğinde kuşlar da gitmişti. Çok, çok eskiden yani. Öldüğünde ne olacaktı peki? Bir tepenin kalıntısını, enkazını, cesedini ne gömebilir, ne de yakabilirsin. Öylece duracaktı işte, 'bir zamanlar başka şeyler oluyordu, bundan daha güzel şeyler' dercesine. Kime diyecekti? Kim anlayacaktı? Kim anladığında 'sahiden de daha güzelmiş!' diyecekti? Bir ihtimal şimdi sırtını şu ağaca yaslamış adam, belki o bile değil. Adam kibardı, yaşına hürmeten ağırlığını ağaca çok vermemeye çalışıyordu, bir de tabii, ağacın bunu kaldırıp kaldıramayacağı sorunu vardı. İşte bu kibarlıktan ötürü adamın yıllar sonra tepeye bakıp 'güzellik görecelidir, şimdinin eskiden güzel olmadığını iddia etmek mümkün mü?' değil de 'ah eski günler! ah benim canım tepem' deme ihtimali vardı.

Adam tepede oturmuş, eteklerdeki harabeye bakıyordu. Elinde bir kalem, parmaklarının arasında oynatıyordu. Kağıdı yoktu, kalemi bir şeyler yazmak için değil de oyuncak olsun diye taşıdığını belli etmekten çekinmezdi. Yazabileceği şeyler keyfini kaçırıyordu, kalemini yazmaktan çok yazdıklarını karalamak için kullanmaya başladığında yazmaktan vaz geçmişti. Mektuplarına artık yanıt vermiyordu, kalan bir iki arkadaşını o garabetleri okumak ve ciddiye almak zorunda bırakmak istemiyordu. Sigarasını yere attı, üzerine basıp söndürdü. Sigara içtiğinden değil, ama sigarayı seviyordu. Bir şeyleri yakmak, bir şeylerin üzerine basmak... Başka şeylere yapmaması gereken o kadar çok şeyi sigaraya yapabiliyordu ki...

Tepenin eteğindeki harabe, iki gözlü bir eve aitti, ufak bir oturma odası ve daha da ufak bir yatak odası. Oturma odasının duvarları yerindeydi, sadece tavanı yoktu. Yatak odası o kadar bile şanslı değildi, ne tavanı vardı, ne de diz hizasını geçebilen bir duvarı. Ortada bir yatağın tahta iskeleti duruyordu, içi boştu, tahta da yıllar boyunca süren tahtakurusu saldırısının izleriyle pek iç açıcı bir görüntü sunmuyordu. 'Ne oldu acaba?' diye sormadı adam, biliyordu. Eskiden, uzaktaki hatırası zaman zaman huzursuzluk uyandıran çocukluğunda bu evde bir iki kere uyumuşluğu vardı, o zamanlar oturma odasının hem tavanı, hem kapısı, hem de pencereleri yerli yerindeydi. O zamanlar bile pislik içindeydi, bu küçük sığınağı layığınca kullanan insanların ve daha küçük hayvanların kalıntıları zemini kaplardı ve neredeyse sıcak olan bir köşe bulduğunda önce orayı görece daha temiz bir hale getirirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, zamanla insandan kalan pislikler azalmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde, artık hayvanlardan kalan pislikler de azalmıştı, bunu odayı geçen bahar temizlediği için biliyordu. Şimdi odanın zemini gitgide kalınlaşan bir toz tabakasıyla kaplıydı o kadar. 'Şaşırtıcı mı?' diye düşündü, 'bu lanet olası yerde hayvanlar bile yaşamaz. Buna rağmen önce insanlar kaçtı, tatlı kıçları zoru gördüğünde kaçmak konusunda ne kadar başarılı bilmiyor değilim.'

Gök gürledi, güneşin batmak üzere olduğunu anlatmaya çalışan kahverengi bulutlar göğü kaplamıştı. Yağmur gelecekti, anlamsız, faydasız, yapmayan bir yağmur. Sadece yıkan bir yağmur, zamanla birlikte her şeyi yıkmak için kolları sıvayan bir yağmur. Ufukta bulutlara tırmanan şimşekler görülüyordu, bulutlar içten gelen bir ışıkla parlıyor ve heyecanlı bir şey oluyormuş gibi gürlüyordu. Adamın acelesi yoktu, ıslanabilirdi, yıkılabilirdi. Bunu daha önceleri çok kere yapmıştı zaten, arabası da yakındaydı. Hem buraya ıslanmak için gelmemiş miydi zaten, tepenin eteğine adımını attığında iliklerine kadar düşüncelere boğulmamış mıydı? Her adımında üzerine düşen şeyler damlalardan tanelere dönüşmemiş miydi? Biraz yağmurun yaratacağı sıkıntıya katlanmak mümkündü. Diz çöktü, yeni bir sigara yaktı. 'Bu bitince gideceğim,' dedi, 'burada daha fazla kalmanın da anlamı yok.' Kalemiyle oynamayı bırakmıştı, şimdi kağıdın yavaşça ateş tarafından yutulmasını izliyordu. Ateş heyecanla ileri atılıyordu, kendi ufak evrenini yutuyor, yok ediyordu. Bu işte tanıdık bir şeyler vardı. Yağmur damlaları onu koruyacak durumda olmayan ağacın ölü dallarından adamın tepesine düşmeye başladığında ateşi elleriyle korudu. Islanıyor, ateşi izliyor, tepe ölürken onun yanında duruyordu. Sonra ateş bitti, izmarite dayandı. Yağmur belki bitecekti; tepe ise çoktan bitmiş, kabul etmek istemiyordu. Adam kalktı, izmariti yere atıp ezdi. Tepeden inip arabasına bindi, tepeyi, eteğindeki yıkıntıyı geride bıraktı. Boş, hayaletlerle dolu -onun hayaleti değil ama, burada kesinlikle birilerinin hayaleti vardı- köyü geçti, boş, yağmalarla kendine koskoca bir iskelet makyajı yapmış kasabayı geride bıraktı, boşalmakta, ölmekte olan şehrine girdi. Talihli bir adam değildi, tepe de değildi. Kim daha talihsizdi karar vermek zor. Tepenin adamdan başkası yoktu, adam ise yıkımın sadece tepe ve eteğindeki harabeden çok daha öteye yayıldığını biliyordu. İkisi de kötü, ikisi de ölüyor.

2011-02-13

QQ moar

az önce sildiğim paragrafa girdiğim son cümle gidip o blog girdisinin altına 'qq moar!' diye yorum atmam yönünde bir ilham vermişti, o ilhamın geldiği noktayı görüyoruz.

-yeni ders programıma baktım, 'a-aa boşmuş' dedim. sanırım bir noktada bir netbook almak zorundayım, böylece kütüphanede saatlerce anime izleyebilirim. bir başka boş vakit değerlendirme alternatifi de gidip sportif işlere bulaşmak. kas yoğunluğum artar ve göbeğim insani boyutlara -kendime haksızlık ediyorum, toplumun obez olarak adlandırdığı bireylerden değilim- inebilir. fena fikir değil. tek gereken şey, üşenmemek

-netbook diyordum, ekran çözünürlüğü mü RAM mi karar veremedim, 1366x768p vs 1024x600p ve 1gb vs 2 gb. ikisini birden içeren seçenekler ise alınmayacak kadar pahalı geliyor

-mısırda mübarek bey istifa etmiş, yerine ordu gelmiş, meclis kapatılmış, ordu bir noktada iradeyi halka teslim edecekmiş. ordu sevmeyen bir adam olarak, bir kaş kaldırıp takip ediyorum. son olarak, alıntılamak gerekirse: "yönetim gücü suda yan gelip yatan ve etrafa bıçaklar dağıtan kadınlardan gelmez!"

-imparatorluk günlüklerimin imparatorluğu için bir isim uydurabildim sonunda: efnalareen. kulağa çok mu elfçe geliyor? hiç bir zaman çok yaratıcı olduğumu söylemedim zaten. bir sonraki emre kadar bu ismi kullanacağım sanırım, estetik kaygılara boğulmak iyi güzel ama gene de bu imparatorluğun bir isme ihtiyacı var. tabii aslında, bu kıtanın ve gezegenin de, ama onlar sonra gelebilir. 'world' olan dünya gayet yeterli sanki. tabii bir de dünyaya kıtaları dağıtmam gerek. acelem var mı? sanmıyorum.

-çok sıkıcı bir kitap olan altın gölgeler şehriyle boğuşmakla meşgulüm. neden mi sıkıcı? çünkü yanlış yönlendirildim. pek sevgili yayınevi 6.45 4 kitaplık serinin ilk kitabını 3 parça halinde yayınlamış, ben de sanıyorum ki hikaye bu 3 kitapta başlayıp bitecek. sonra neden bu karakterler hala toplanmadı, falan filan. ama gene de, 400 sayfa falan okudum, belki daha fazla, hala bir A, bir B, bir C sisteminde geziyor. tamam, kalan 3 kitapla birlikte süpersonik şeyler olabilir, ama bu haliyle okunacak gibi değil. neyse, başlanmış kitabı bitirmek gerek. iyi olan şey çook ucuza almışım, 5.85 mi ne. gerçi bu kadar ucuz olması bana bir şey anlatmalıydı ama...

ama hey! en azından kenderyurdu gibi değil. geçen gün onu da kaybettiğimi sandığım ama aslında etmediğim kitaplarımın arasında buldum. gerçekten onu bulduğum için hiç sevinçli değildim, keşke kaybetseymişim. neyse, belki varlıktan çok sıkılırsam bir kere daha okumaya çalışır ve yokluğa karışırım. esas büyük keşif o kaybolmayan kayıp kitap 3lüsünden çıkan yerdeniz büyücüsüydü, böylece tüm seriyi yanyana koyabildim. gören de dragonball u birleştirdim sanacak arkadaş, ama olsun, kütüphanemde yanyana güzel duruyor -aha yaşanan bir deja vu- -ayrıca söylemeliyim, herhangi bir yere bakmadan klavye kullanabilir olmuşum- tabii bulunan kafka novellasıyla da bir ara ilgilenmeliyim

-yazın neredeyse gezeyim diyorum. akdenize kıyısı olan 3 ilimizi gezip görmek ilginç olabilir, üstelik bunu yazın yaptığım için eriyip ölebilirim, eve bir damacanaya koyup yollarlar beni. ne kadar da cazip bir fikir!

-bir tatilin daha ağzını burnunu kırdım, ne yaptım da bunu diyorum bilmiyorum, ama biraz kitap okudum, biraz oyun oynadım, tatmin edici miktarda dizi izledim, bir iki insan bile gördüm! buna inanabiliyor musun ha? ben açıkçası inanmıyorum, sanırım yalan söylüyorum. iyi yemekler yedim, iki kadeh bir şey içtim. vapura bindim de boğazı geçtim. aptalca şeyler işte, keyfim yerinde değil. QQ moar başlıklı bir yazıdan ne beklenirdi zaten! üstelik tool da dinliyorum, bu adamların dinlediğimde keyfimi düzelten bir şarkısı yok arkadaş ya -tamam belki vardır ama konumuz bu değil- ya biraz alaycılık ya da biraz melankoli

/*done*/

2011-02-08

Durum Değerlendirmesi

bir şeyler yazmalıyım. görev ve sorumluluk bilinci içinde hareket ettiğimden değil, sadece bir gereklilikten söz ediyorum. kümeler üzerine 2. yazımı yazmayı düşündüm, ancak eksik bilgiyle hareket ettiğimi fark ettim. sanırım o iş ders kitaplarımı bulana kadar bekleyebilir. wikipedia bu konuda yardımcı olmuyor değil, ancak gene de kullanıcıların bilgisiyle oluşturulan platformlara pek itimadım yok -her ne kadar, özünde bu blog da kullanıcıların bilgisiyle oluşturuluyor olsa da-

imparatorluk günlüklerine devam etmek kulağa zor geliyor. başlamak kolay, ancak devam ettirmek değil. kafandaki gölgeleri kağıda dökmek kolay, o gölgelerin kağıttaki haline bakıp eti ve kemiği gördükten sonra onları hareket ettirmek zor. bir noktada hamur parçalarına şekiller veren adamdan kuklalara ipleri takıp hareket ettiren kuklacıya dönüşülüyor. ancak kafamda o dünya, o imparatorluk, o multiverse için çok fikir olsa da -aslında multiverse için mütevazi fikirlerim yok, fazla büyük hikayelere girişmeyi de ben istemiyorum- bir sürü hikayeye birer adım girmektense bir sürü hikayeyi yavaş yavaş ilerletmek daha doğru geliyor. o yüzden bir ara şu elfle insan duosu ve yarıejdere dair daha çok şey yazacağım, hiç bir şey için değilse dünyadaki farklı yerlere bakabilmek için. belki imparatorluk sınırlarını bile terk edebilirim. büyük bir dünyada yaşıyoruz, ufkun ötesinde başka ufuklar var. ama, en başında dediğim gibi, bu pek kolay değil. tembel insanlar için ertelemesi çok kolay bir işten söz ediyoruz

söylenmeye değer ne oluyor ki başka? bu sezonki animeler hakkında bir fikir belirtebilirim, ancak bu yazı içinde olmayacak. iş güç hakkında mızmızlanmayı ise yapacak olsaydım bu amaçla başladığım ve bitiremediğim taslak üzerinde çalışırdım. sosyal yaşam desek, pek heyecanlı olduğu söylenemez. son olarak felsefi tartışmalara girişebilirim, ancak insanın kendisiyle tartışması, başkalarıyla tartışması kadar heyecanlı olmuyor çünkü kendinle ne kadar tartışırsan tartış, bunun sonunda daha önce duymadığın bir şeye rastlama ihtimalin yok. başkalarıyla tartışırken bu ihtimal ufak da olsa var, şanslıysan gerçekten de kendini yeni bir şeyler öğrenmiş, farklı bir bakış açısına vakıf olmuş hissedibiliyorsun. başkalarıyla yaptığım tartışmaları da buraya taşımak pek manasız geliyor. neyse, geçen sene gibi ikna olduğum yüzyüze konuşmanın da değer verilebilir bir iletişim aracı olduğu fikri böyle anlarda kendini tam ağırlığıyla hissettiriyor. bir kenara kimin okuyacağı belli olmayan koca koca şeyler yazmak (bu blog), kimlerin okuyacağı belli olan ufak ufak şeyler yazmak (twitter), yanıt verilebilen ve kimlerin okuyacağı belli olmayan koca koca şeyler yazmak (forumlar), yanıt verilebilen ve tek bir kişiye yöneltilen ufak ufak şeyler yazmak (anlık iletiler), yanıt verilebilen ve tek kişiye yöneltilen koca koca şeyler yazmak (mektuplar, çünkü kabul edelim, epostalara yanıt vermek alışkanlığı olan insanlara denk gelmek fazlasıyla zor)... bunlardan konuşmaya en yakın şey anlık iletiler, ancak onun da aslında ne kadar uzak olduğu aşikar. konuşmak farklı bir şey, daha iyi veya daha kötü değil, sadece farklı ve başka bir alternatifi yok. GitS'de kitap okuyan tachikomanın dediği gibi, bu veri aktarımı için verimsiz bir yol, ancak yolun kendisi onu değerli hale getiriyor.

2011-02-03

'The Room' üzerine notlar

bunu yazının sonuna yorum olarak atmayı da düşündüm, ama kalabalık görünsün diye vazgeçtim. şubatın 3. gününde şubat ayına ait 3 girdi olmazsa ertesi gün kendimi çok kötü hissederdim /*hayır, yalan*/

aslında yazı adamın "aptal olma" demesiyle başlıyordu. sonra bir yerde odayı anlatmaya karar verdim. bunu o paragraf içinde nasıl yapacaktım? dahası, dışarıdan bir gözlemci olarak nasıl yapacaktım? onun yerine adamın hikayesini adama anlatan biri oldum. aslında o da değil, okuyucuya anlatıyordum. ama ilk paragraftaki 'aşk yuvası' kısmına geldiğimde dinleyicimin adam olduğunu fark ettim, paragrafta kimliksiz dinleyiciye yönelttiğim şeyleri de adamı hedef alarak tekrar yorumladım.

sonra masa geldi. orjinal ilk paragrafta sandalyeden yeterince söz ettiğimi düşünüp masaya değinmem gerek dedim, ancak bir noktada 2. kişiye yazmaktan yoruldum, bunun okumayı çirkinleştireceğine dair bir inancım da vardı. o yüzden tekrar başlangıçtaki paragrafa ve dışarıdan bir gözlemci olarak yanımda duran dışarıdaki birine anlatmaya geri döndüm. bunun için de adama gözlerini kapattırdım ve '...' paragrafının yeterince anlaşılır olmasını umdum.

orjinal ilk paragraf... ilk fikrim kafamda oluşan görüntüyü karşıya başarılı bir şekilde anlatmanın gerekliliğiydi. odada uyuyacak bir yer olmadığının altını özellikle çizmek istedim, burası bir yaşam yeri değil, bir yaratım (?) yeri, bir atölyeydi. sandalyenin tahta olmasına gelince, oturanın tüm varlığıyla o rahatsızlığı hissedeceği bir yer olmasını istedim, rahatsız olmalıydı, kıymıklı olmalıydı, eski olmalıydı ve adam da böyle düşünmeliydi. ilginç bir şekilde odanın bodrum katta olduğu gerçeği bir noktada tamamen aklımdan çıkmış, ama çok da fark etmez. bomboş bir binanın bomboş bir odası olmasından fazla bilginin lüzumu yok.

evet, sanırım adama sigaradan bir fırt çektirip şırıngaya bir fiske vurdururken aklımda bu kadın vardı ve onu anlatmak için içim içimi yiyordu. kafasını ve giysilerini bütünüyle anlattım, ama vücuduna pek değinmedim. sanırım herkes o kafayı tutan omuzları tutan vücudu nasıl istiyorsa öyle düşünsün diye düşündüm. hayır tanıdığım böyle bir bayan yok. ve evet, bir iş kadını havası vermeye de bilinçli bir şekilde uğraştım. kıza uyuşturucu vermek fikri ise 'thrill of the kill' i arttırmak adına atılan bir adım. fazla erotik olmaması için adamı kızı daha edepsiz yerlerinden değil de alnından ve burnundan öptürdüm, istediğim şey biraz adamın kızı cinsel bir nesne olarak görmediğini, bir hammadde olarak görüp beğendiğini anlatmaktı. bunu yaparken kafasını tutması da bir güç arzusunun yansıması olabilir, ne de olsa erkekler kadınlar üzerinde gücü sever, her ne kadar bu kadar çiğ bir şekilde ifade edilmesini bayağı bulacak olsalar da. fazla erotik olmama hayalim adamın kızı yalamasıyla sona erdi, suratın bir şekilde silinmesi gerekiyordu ama roland'ın susannah'ın gözyaşlarını sildiği gibi öperek temizleseydi bu çok sevgi dolu bir sahne olurdu ve burada sevgi yok. ve itiraf ediyorum, 'dur lan onun adı maskara mıydı?' diye internette arama yaptım. yanlışsa sorumlusu o çok kullanılan arama motorudur.

kızın kollarını ezmek istemedim, ama sandalye o şekilde yatırıldığında -ve bunu istemiştim- eğer kolları henüz çözülmemişse -ki ilacın etkisinin o kadar ilerleyip ilerlemediğini bilmediği için risk almak istemiyordu- yapacak başka bir şey yoktu. kızın göğsüne oturması da kafasını kavraması gibi bir güç sembolü olabilir. ya da belki sadece daha fazla kucağına oturamayacak olmasındandır, artık kucağına en fazla sırtını dayar. kanla kaplanmış eller fikri sin city deki gözlüklü seri katilden aldığım bir görüntüye dayandırılabilir, nasıl tüm bu hikayenin fikri altın gölgeler şehri serisindeki seri katile dayandırılabilirse. sonrasında olabilecek şeylere dair bir fikrim var, ama hayal etmek de yazmak da fazla iğrenç geldiği için bıraktım. en sona da yazı çok havada bitmesin, bir de 'oda' fikrinden çok uzaklaşmayayım diye 2 satır daha şey karaladım. hikayenin gerçek sonunda kız korkunç bir şekilde ölüyor, ama ilaçtan dolayı pek acı çekmiyor, sadece çokça heyecanlanıyordu.

başlığın 'Oda' değil de 'The Room' olması ise, 'the' sayacını kullanmak, altını çizmek isteğimdendir.

[edit] ama şu soru hala yanıtsız: ne demek 'buraya gelirken neler olacağını biliyordun?' kız -kandırılıp- kendi rızasıyla mı gelmiş yani? öyleyse o odayı görmesiyle sandalyeye bağlanması arasında ne oldu? çünkü her hangi birinin o odayı gördükten sonra kaçmasını beklerim... 'rule of cool' her zaman işlemiyor mu yoksa? (ayrıca bkz: 'things that sound cool but actually are not' )

The Room

kapı bu odanın kutbuydu, her şeyin başlangıcı. dışarıdan bu düz duvara yaklaşırken birden gördüğün gri bir demir parçası. ittiğinde ekseni üzerinde yavaşça, bir parça ses çıkarmadan dönerdi saat yönünde. eğer bu odayı bilmeseydin biraz hızlı itebilir, ardındaki duvara çarptırabilir ve işte ancak o zaman ufak bir ses duyardın. ses ufaktı, uzaktaki komşuları rahatsız etmekten çekinmek için yapılabilecek her şeyi yapmıştın. sonra ilerler, duvarı ve dünyayı geride bırakır ve odaya girerdin: ufak, neredeyse kare. sağ kolunu kapıya yaslar, kapıyı da duvara, ve kapıyı açık tutarak dünyanın odayı, odanın dünyayı işgaline izin verirsin. durmak mümkün mü? odanla dünyayı doldurmaktan vazgeçmek zor, çok zor... ama mümkün. kapının kapanmasıyla birlikte odanla başbaşasın. karanlık. sol elini biraz kaldırıp elektrik düğmesini bulursun -aramazsın, çünkü zaten biliyorsun- ve ışık adına bahşedilen şeyi var edersin. bu odayı daha az karanlık yapmaz, bu azıcık ışık odayı aydınlatmıyor, sadece karanlığı daha da karanlık yapıyor o kadar. tavandaki paslı lambanın içinde gıcır gıcır bir ampül var, hoş bir tezat. lambadan yere düşen ışık dairesinin ortasında hoşça, eski püskü bir tahta sandalye duruyor. bir sorgu odası gibi, ama sen bu odanın ne olduğunu biliyorsun, bu senin küçük aşk yuvan. bir duvarda kapı ve düğme var, o duvarın sağ tarafındaki duvar kapının gölgesine ayrılmış durumda, solundaki duvarın dibine bir masa dayanmış. karşı duvar ise bomboş duruyor.

duvarın dibindeki masanın da tahta olmasını dilerdin, ancak bulamadın. çöplerde aradığın çoğu şeyi bulabiliyorsun, ama her şeyi de değil anlaşılan. masanın çekmeceleri yok, sadece 4 ayağı var. dengeli olmasını kağıt parçalarıyla sağlamana gerek kalmaması talihin hoş bir oyunu herhalde. masaya ilerliyorsun, sandalyeye pek ilgi göstermeden. üzeri aletlerle dolu. senin sanatının fırçaları, keskileri. bilmeyene bir karmaşa gibi görünebilir, ama bilen için yolunu bulması çok kolay. arkandan sesler geliyor, gözlerini sabırsızlıkla kapatıyorsun, sabrını korumaya çalışarak.

...

"aptal olma," dedi, "buraya gelirken neler olacağını biliyordun." sigarasından bir fırt, şırıngaya bir fiske. oda karanlıktı, küçüktü, nemliydi. unutulmuş bir binanın bodrum katları çok hijyenik yerler değillerdi, ancak bu küçük aşk yuvasını istediği gibi bir yere dönüştürebilmişti. bir kapı vardı, kapılar olmadan bir odaya giremezsin, kapılar olmadan orası bir oda olamaz. tavanda bir lamba vardı, eski, biraz da paslı. çalışmasını sağlamak çok zor olmuştu, kaçak elektriğe erişim sanıldığından daha zor bir şeydi. tahta bir sandalye bulabilmişti. o da çok yeni değildi, ama ne fark eder? tahta bir sandalye, işte bu parça olmazsa bu oda eksik olacaktı. kapının eksikliğindeki oluşan eksiklik gibi değil, çünkü sandalyesiz odalar olurdu. olamayacak olan şey bu odada sandalye olmamasıydı; dahası, tahta bir sandalyenin olmayışıydı. bu parça -nadide değil, antika da değil, sadece gerekli- bu odayı tamamlıyordu. bir döşeği olmayabilirdi -ki, zaten yoktu- ama bu sandalyeye muhtaçtı. uyumak başka yerlerde de halledilir, ancak aşkını ve sanatını bu sandalye olmadan yaşatamazdı.

sandalyeye geri döndü, yeni aşkına baktı. elleri arkasından bağlı, ağzı bir bez parçası tarafından geriliyor. koşum takımı geçirilmiş bir at kadar güzel. kısa, dalgalı ve kahverengi saçları -dibinden siyahları görünüyordu- ve akmış makyajıyla zaten şu işlenmemiş haliyle bile ne harika bir mücevhere baktığının farkındaydı.  yüzü yuvarlaktı, gözyaşlarının geçeceği yollar maskaranın kalıntılarıyla siyaha boyanmıştı, yanaklarının allığı ağzındaki bez yüzünden pek belli olmuyordu ama o biçimli dudakların bezle temas ettiği yere bulaşan rujlar sahneyi çok daha güzel, neredeyse mükemmel bir şeye dönüştürüyordu. onu öpmek istiyordu -daha ismini bilmese de- ama elleri doluydu. sigarasını yere attı ve ezdi, diz çöktü ve kızın siyah kumaş pantolonunu sıyırdı. baldırı tamamen açığa çıkınca uygun damarı aradı. ellerini çözmek istemiyordu, gelebilecek tekmelerden de korkmuyordu. damarı bulduğunda şırıngayı aldı, kızı doldurdu. ilaç onu etkileyecekti, sadece biraz beklemek gerekliydi. sonra aracını tekrar masaya koydu, ucunu ayırdı. artık ne ağzı ne elleri doluydu. gitti, kafasını kavradı. alnını, burnunu öptü. gözlerin korkuyla dolmasını, görmemek için kapanmasını izledi. kucağına oturdu, artan nefes alış verişi duyuyordu. ilaç etkiliyor muydu, yoksa kızı avucuna alan sadece eski dost korku muydu? fark etmez, kalp atışları neredeyse duyuluyordu, göğsünün beyaz, kenarları fırfırlı gömleğin altında inip kalktığı görülüyordu. kafasını bırakmadan burnundan yanaklarına kaydı, dili yanakları üzerinde kaydı. maskaranın iğrenç tadı, gözyaşlarının tuzuyla birleşmişti. arada pudra, ya da allık, ya da adını bilmediği bir şeyler daha vardı. hepsinin altında bir ter, korku, dehşet harmanı yatıyordu. tükürdü. kız tekrar ağlamaya başlamıştı.

sandalyeyi yatırdı, artık 4 ayağının üzerinde değil, sırtının üzerinde duruyordu. kız kollarını eziyordu, ve yapabileceği bir şey yoktu. durup acıyla inliyordu o kadar. kalktı, şimdi de kızın göğsüne oturdu. kollar daha fazla ezilirken -hala kırılmanın o çıtırtısı yoktu- acıyla inlemesi de artıyordu. artık ciddileşmenin vakti gelmişti, yapılacak işler vardı. bıçağını deriyle bez arasına soktu, bezi yavaş hareketlerle, yırtılan her lifi dinleyerek kesti. kız gözlerini açmıştı, bir şey diyecek gibi duruyordu. ilaç bu aşamada insanların bir şeyler söyleyecek halde olmasını engellediği için rahattı, en fazla ağzını bir konuşmanın anısıyla oynatabilirdi. sonra ellerini yavaşça bağlarından arındırdı, bunu yaparken bıçağın kestiği şeyin ipler olmamasını sağlamıştı. kız kan içindeki sonunda sandalyenin altından çekti, ezilmenin etkisiyle kızarmış, kanla birlikte kıpkırmızı olmuştu. bir eli kendisi için, bir eli de kız için saklıyordu. kız suratına uzatılan elini hayatında ilk kez görüyormuş gibi izliyordu, zorla ağzına sokulduğunda itaatle kabul etti ve elini temizlemeye başladı. diğer eli de suratından maskarasını silen dil tarafından temizleniyordu. kesik çok derin değildi, bir noktada kanama durdu. eli kızın ağzından çıkarmak da, ağzına sokmak gibi, bir güç gerektirdi, ancak direnişle karşılaşmadı. her şey hazırdı, artık çalışmaya başlayabilirdi...

düz duvarın üzerindeki bu demir kapının ardında, bir dünya vardı, bir oda vardı. orada yaşanılıyor, ölünüyor ve olunuyordu. ışık çemberinin altında bir sanatçı, bir aşık, yeni eserini tamamlıyor, bir sonraki için ilham alıyordu...

2011-02-01

İmparatorluk Günlükleri 2.1

güneş doğmak üzereydi. geniş bir ovanın ortasındaki yol, ufukta bulutlar, bulutların arasından sızan ışık demetleri. karaydan gelen hafif bir esinti çimenleri dalgalandırdı, batıdaki ağaçlıkta hafif kıpırtılara yol açtı. yolun kenarında bir kamp ateşinin sönmekte olan kalıntıları, onun hemen ilerisinde koşumlarından arınmış, keyifle uyuyan katır, katırın çekmekle yükümlü olduğu araba ve arabanın içinde uyuyan iki şekil.

frenne nerrander kıpırdandı, gözlerini açtı. hava sıcak değildi, battaniye de kalın değildi -aslında, pek temiz olduğu da söylenemezdi- ve ateşin sağladığı azıcık sıcaklık da kaybolurken uyumaya devam etmek pek kolay değildi. kalktı, battaniyenin kendi payına düşen kısmını da arkhan'ın üzerine serdi, yastığını kabarttı. 'küçük insan...' gülümsedi 'ne güzel uyuyorsun'. herhalde bir kere daha gün doğumunu görmüş olmaları gece vakti soyulmadıklarını ima ediyordu, arabanın altından önceki gün kestikleri odunlardan kalanın yarısı aldı ve tekrar ateşi canlandırdı. yeni güne hazırlanmak için yapılacak işler vardı, bunlardan da ne kadar çoğunu arkhan uyanmadan yaparsa o kadar memnun olacaktı. ufak bir elf olabilirdi, ancak doğuştan gelen çevikliğine bir de düzenli eğitimle sıkılaşmış kasları eklenince ağır işlerde arkhan'dan çok daha becerikli olması kaçınılmazdı. gene de aptal insan -ama kesinlikle şapşal değil- ona yardım etmeden duramaz, işleri eline gözüne bulaştırıp bir de mahcup olurdu. frenne onu mahcup görmekten hoşlanmıyordu, başkalarını mahcup etmek için zaman zaman özel bir çaba gösterse bile.

kap kacağı toparladı, el baltasını aldı ve ormana girdi. arkhan'ı yalnız bırakmaktan çekinmiyordu, gece vakti gelmeyen hırsız ve katiller güneşin doğmasını mı bekleyecekti? hem bir kaç işi bilmez onu rahatsız etse bile, kendini koruyabilecek yeterliliğe de sahipti. frenne bunu yıllar içinde defalarca görmüştü. önce gece için biraz daha odun kesti. 'lanet olası tapınak, insanları göreve gönderirken biraz da iyi teçhizat sağlamayı ne zaman öğrenecek acaba?' battaniyeden memnun değildi, kıçını kıymıkla dolduran arabayı da. 'gezgin tüccarlar değiliz ya, güya sizin kıçınızı kurtaracağız.' iş yaparken söylenmeyi seviyordu, vakit daha çabuk geçiyor, üstelik baltasını dallara saplarken daha keyifli bir ruh haline bürünüyordu. tapınakla bir alıp veremediği olduğundan değil, aslında işlerin nasıl yürüdüğünün farkındaydı, tapınağın gözündeki yerlerinin de. yenilenen odun yığını onları 2 gece daha idare ederdi, herhalde o süre içinde de yeni bir ağaçlık bulunurdu. ağaçlığın arka tarafındaki akarsuya doğru ilerledi. kaplar da, kendisi de biraz temizliğe ihtiyaç duyuyordu, mataraların da tekrar doldurulması gerekiyordu.