Yeni bir yazı yazayım dedim, blogger ın kullanıcı arayüzünü değiştiğini gördüm. Şimdiye kadar değişen her arayüzde olduğu gibi, bunu da sevmedim. Muhtemelen buna da zamanla alışacağım. Anlamadığım şey, insanlardaki bozulmamış şeyi tamir etme hevesi. Bu yeni arayüz sitenin işleyişini mi hızlandırıyor? Bazı durumlarda -örneğin, MAL- bunun böyle olduğu söylendi, kabul ettim. Belki Facebook ve Blogger da hızlanmıştır, ki ikisinin de MALdan daha geniş bir kullanıcı kitlesi olduğu düşünülürse anlaşılır, ancak pek kabul edilir de gelmiyor. Arayüzle ne ilgisi var ki bunun?
Kısaca -çok yazı yazmıyorum ya zaten- yazı yazacağım zaman "dur bakayım şunu şimdi nasıl yapıyorum?" diye gözlerimi kısıp ekrana bakmam gerekecek. Belki bu halden hızlıca çıkmak için daha çok yazmam gerekiyordur, ha?
Ama tabii bir de, ne yazılacağı sorunu var. Matematik hakkında yazmanın sandığımdan daha zor çıkması işlerimi kolaylaştırmıyor. Season of Claws, bir itici gücün, gerekliliğin eksikliğinden dolayı pek hızlı ilerlemiyor. Harita yapım programı buldum, inceliklerine vâkıf olmaya bile çaba göstermedim. LaTeX kurup yeterlilik kazanma planlarım da Linux tabanlı bir işletim sistemi edinmeme kadar ertelendi. Sanırım evde bırakacağım masaüstü bilgisayarım bu iş için güzel bir aday. Bahar ve yaz sezonuna yetişme planlarım, etrafta eğlenceli animelerin azlığıyla zaman geçtikçe yavaşladı. Geriye çevrilmişini bulmanın zor olduğu dizilerin kalması da bir etken. Ben de, eldeki animelerden Zeta Gundam'ı bitirdim, sonra military sci-fi gazıyla Battlestar Galactica izledim. Hiç fena değildi, her ne kadar sonunda kimi noktalarda ekrana bir kaşımı kaldırıp alaycı bir şekilde bakmış olsam da. Military sci-fi sevenlere Gundam'dan sonra bunu önerebilirim. Şimdi de Firefly isimli space western'e bulaştım. Whedon'un yaptığı, eğlenceli ve görünüşe göre kült statüsüne erişmiş bir dizi. Üstelik kısa, amerikan drama formatına zar zor katlanan -ve BSGnin 70~ bölümünü nasıl izlediği bilinmeyen- benim için harika.
Animeler demişken, sonunda FLCL'yi bir kere daha izledim, ki bu da 3. izleyişim ediyor. Hala güzel, hatta sonunda en kaliteli versyonunu edinmeye karar verdim. Aynısını, NGE'yi tekrar izlerken -ağır aksak ilerliyorum- de söyledim, ancak elimdeki dublajlı versyonu çok beğendiğim için onları silmeyebilirim. Okul açılmadan NGE -bir kez daha- bitebilirse sonunda Cowboy Bebop'u bir kere daha izleyebilir ve bazı şeyleri ardımda bırakabilirim. Tabii Bebop'u asla ardımda bırakmayacağım, yanlış anlaşılma olmasın.
Kendime toparladığım yeni canavar bilgisayarın heyecanıyla oyun oynamaya başladım. Mümkün oldukça yasal oynamaya çalışıyorum, bu da cimriliğimle birleşince Steam'de ve perakende dükkanlarda indirim kovalamaya dönüşüyor. Örneğin Witcher 2 hala makul bir fiyata inmedi, memnun değilim. Ona da bir oyuna verebileceğim en yüksek meblağ olan 25$ vermeye hazırım, ancak hala bu fiyatın iki katı seviyelerde seyrediyor. Onu beklerken, eski ekran kartıma dudak kıvırıp daha ciddiye alınabilen bir ekran kartı talep eden 2 oyundan biri, Batman: Arkham Asylum ile ilgilendim. Söylemeliyim, gerçekten harika bir oyun ve verdiğim her kuruşu -ve fazlasını, indirimlere duacıyım- hak ediyor. Batman seven ve "Action oyunu mu? Pardon, kusmam gerek." demeyen herkese tavsiye edebilirim. Eski ekran kartıma bu terbiyesizliği yapan diğer oyun ise o kadar da ilgi çekici gelemedi oynadığım 10 dk içinde, onu başka bir zamana bırakıyorum. Esas beni şaşırtan ve memnun eden, 5 yaşındaki NFS: Carbon oldu. Yeni ekran kartım oyunun gizli bir yüzünü keşfetmemi sağladı. Keşke bunu daha önceden fark etseydim de onca yarış daha da eğlenceli olsaydı. Şimdiyse kariyer kısmındaki son yarışı yenmem için gereken yeni arabalar için gereken para için gereken yarışlara girip damla damla para toplamaya üşeniyorum. Talihsizlik. Şimdilik oyun oynamaya yönelik en büyük motivasyonum Dawn of War serisine nakledilmiş durumda. Tatmin edici bir indirimde bulduğum DoW1 ve Soulstorm iyi güzel, ama sanırım kendimi tutamayıp Winter Assault ve Dark Crusade için internete -ve tabii ki, Pirate Bay'e- başvuracağım.
Oyunlardan söz etmişken, Portal 2'den söz etmemek ayıp olur. Çok, çok güzel bir action oyunu olmuş, bulmacalar da tatmin edici. Ancak, önceki oyunun aksine bir 'bulmaca oyunu' değil, en azından tek kişilik kısmı. Ancak o da, atmosferi, karakterleri ve atmosferiyle gönlümde taht kurdu. Gerçekten de, Valve'in yaptığı en iyi oyun olabilir. Sunulabilecek tek eleştiri GLaDOS'un gerçekten çok az robot ve çok fazla insan olduğu. İlk oyundaki "Hepinizi dövmeye geldim." AI'sinden sonra biraz huzursuzluk yaratabilir. Bulmacalara gelince, hikayenin kendisindekiler, bir kişinin çok zorlanmadan -ve algısı benim gibi bazı desenleri reddetmekte ısrarcı değilse- hiç çözüme bakmadan çözebileceği seviyede, başka bir deyişle: kolay. Tabii çok kolay değil, bazen kafayı yemenin bir adım öncesinde "Haa, öyle desene!" şeklinde bir ünlemle kendini salak hissede hissede çözüyorsun. Ama bence bulmaca için Portal oynayanlar 2 kişilik versyonu denemeli, gerçekten de 'akıl akıldan üstündür,' ve bu üstünlüğün her zerresine ihtiyaç duyuluyor. Bulmacalar, çözülmesi için iki kişiyi gerektirecek şekilde tasarlandığı için tek kişilik bir düşünme genelde yeterli olmuyor, ki bu da ilk oyunu oynayanların ikinciyi kolay bulmasındaki en büyük faktörle ilgilenmiş oluyor.
Bir de, X-Men okumaya kırılan cesaretim geri geldi, kaldığım yerden devam! Uncanny X-Men'in bu kasımda bitecek olması ise beni çok farklı hislere boğdu, mezun oluyormuş gibi hissettim. Bir sonraki yazımda #51-100 aralığındaki -tekrar basım olmayan- sayıların kısa özeti olacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder