şimdi saçmalık derken, gereksiz olarak anlaşılmasın, gayet de gereklidir din dediğimiz beyin uyuşturucusu. insanoğlu doğru, yanlış, ahlaki, etik gibi kavramların içinden kendi başına çıkabilecek kapasiteye sahip değildir, bu sebeple eline bir yanlış-doğru rehberinin verilmesi çok da dahiyane bir fikirdir aslında. burada garip olan durum, milyarlarca insanın hala kayıtsız şartsız güncellenmemiş ve fantastik masallar silsilesi halinde bulunan bu dinlere inanıyor olmasıdır. bundan daha da garip olanı, bu insanların inanmayana acıyan gözlerle bakması, ve saçma sapan argümanlarla kanıt olduğunu iddia ettiği bir takım görüşlerin diğerlerinin aklına yatmadığı için onların zekasını aşağılamasıdır. güzel kardeşim, tamam sen inan, saygım var. hatta bak şimdi bir ay ben senin tacizlerine maruz kalmamak için sikimde olmamasına rağmen ortalık yerde yeme içme özgürlüğümden feragat edeceğim, sene boyu sabahın beşinde ezan sesiyle uyanmak zorunda kalıyorum, din odaklı yönetimlerin akıl almaz icraatlarının sonuçlarına katlanmak durumundayım, bunları düzeltmek için yapabileceğim birşey de yok, kabul. ama benim bir saçmalığa inanmamam, sırf sen inanıyorsun diye beni aşağılama, kendinden alt seviyede görme hakkını sana vermez. "bak ne kadar mükemmel bir kainat, kusursuz bir sistem, bunu allah yaratmadıysa başka nasıl olabilir" gerizekalılığındaki bir yaklaşımla "bu kainat zumbak tarafından yaratılmıştır, yoksa nasıl olabilirdi" şeklindeki bir yaklaşım arasında bir çokları için en ufak bir fark yoktur, ikisi de ispatlanamaz, ikisi de bilinmeyene bir açıklama getirmek için ortaya atılmış düşüncelerdir. işte düşünmeden inananların* bu kadar net ve basit bir gerçeği anlayamıyor olmaları, dinin saçmalık olduğunun en net ve basit ispatıdır.İnternet geniş bir ortam, herkes her şeyi söyleyebiliyor. Hikayenin can alıcı kısmı bu kullanıcıya bu açıklaması sebebiyle, 1.5 yıl istemiyle bir dava açılmış olmasıyla başlıyor, şu noktada şapşalın tekinin bu yüzden ötürü internet sitesinin kapatılmasını istemesi durumuna gelmiş. Biraz araştırdım, açılan dava '5237 sayılı türk ceza kanunu, madde 216' denen bir şeyden açılıyormuş, ki onu da okuyalım:
halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamaTabii bu durumun entellektüel yaşamda ima ettiklerini inceleyebilmek için bu maddeleri bilmeye gerek yok. Adam dine (spesifik olarak islama) kanun koyucularla ve kanun uygulayıcılarla yeterli kadar saygı göstermediği için dava ediliyor, bu kadar basit, zira bu açıklanmadan bu yana geçen 1 seneden fazla zamanda hiç bir 'sosyal, sınıfsal, ırki veya dini' bir grubun elinde yaba ve meşalelerle bir başka böyle gruba bu açıklamadan aldığı ilhamla saldırdığına şahit olmadım. İşin aslı, tüm samimiyetimle söylemeliyim ki, ömrüm boyunca da (bu açıklamadan dolayı) göreceğimi sanmıyorum.
- halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
- halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
- halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Ancak gene de, Türkiye gibi laik olduğunu iddia eden bir devlette, insan sormadan edemiyor:
- Dini korumak devletin görevi mi?
- Dine nasıl hakaret edilir?
- Şimdiye kadar bu yasadan dolayı kaç müslüman savcı -ki, ülkenin büyük kısmının kendini islama mensup gördüğü düşünülürse, bu sınırlamayla büyük bir veri kümesini elemiş olmuyorum- bu yasaya dayanarak islam dışındaki dinlere edilen hakaretleri mahkemeye taşımış?
Öyleyse, ilk soruma yanıt vereyim: Dini korumak laik bir devletin görevi değildir, bir din devletinin görevidir. Dolayısıyla, 3. sorumun yanıtını her ne kadar bilmesem de bu sayının çok küçük olduğu yönündeki inancıma dayanarak, Türkiye'nin karakteristik bir islam devleti davranışı içinde olduğunu söyleyebiliriz.
2. soru ise çok daha karmaşık. Din özeline inmeye gerek yok, bir kavrama nasıl hakaret edilir? Hakaret, bir kişiye karşı yapıldığında, onun sosyal konumunu, başka bir deyişle insanların ona bakışını 'kötü'lemeye çalışır (tabii, sosyal konumu iyi-kötü gibi çizgisel bir sıralamaya koymak da zor iş, ama önemli değil.) Aynı mantıkla ilerlersek, bir kavrama hakaret de insanların ona bakışını kötülemeye heveslidir. İşte iş burada karmaşıklaşıyor, insan yaşadığı için iyi ve kötü yönleri vardır -ve bunlar da kime sorduğumuza göre değişir, ama fark etmez- ancak kavramlar bir fikir ürünü olduğu için iyi veya kötü olamazlar, zira fikir ürünleri iyi veya kötü olamazlar. Örnek vermek gerekirse, bir kitap çok iyi olabilir, ya da çok yüzeysel olabilir, ama aslında sadece iyi bir kitap veya yüzeysel bir kitaptır. Ahlaki anlamdaki iyilik ve kötülük mutlaka bir davranışa dayanmalıdır, ancak ondan sonra kişi bir ahlağa göre bu davranışı iyi veya kötü olarak atfedebilir. Bundan dolayı fikri ürünler, ki herhangi bir davranışta bulunmazlar, ahlaki iyilik ve kötülükten bağımsızdır, belki sadece o kavramın kriterlerince iyi veya kötü olabilir (ki aslında bu da, zihinde yer etmiş bir 'ideal kavram'la karşılaştırmanın sonucunda söylenebilir.) Tabii, belirtmeliyim ki, fikir ürünleri iyi veya kötü olamasalar da; fikirler, tıpkı davranışlar gibi, hatta tıpkı davranışlar gibi, iyi veya kötü olabilir, çünkü fikir ve davranış ahlaki olarak aynı olmalıdır: Her davranış bir fikirden çıkmıştır, fikirler ise 'bu fikrin uygulanması' davranışıyla özdeşleştirilebilir. Kısaca benim '6 parmaklı insanları öldürelim' demem iyi ya da kötü olabilir, bunu yazdığım kağıt parçasıysa olamaz.
Dolayısıyla, bir kavramın kötü yönlerini göstermek suretiyle insanların gözündeki konumunu düşürmenin imkansızlığına inanıyorum, ne de olsa öyle bir kötü yön yok. Öyleyse insanlar ne yapmaya çalışıyor? Genelde -aslında bu yazıya sebep olan açıklamanın sahibi bile- kavrama saygı duyanları küçük düşürerek o kavramı değersiz kılmaya çalışıyor. Zaten bir insan da bir kavramı ancak bundan dolayı sahiplenir ve onun için savaşır, çünkü ona saygı duymaktadır ve değersiz bir şeye saygı duymak istemez. İlginç olan şey, kavramın değeri zaten insanlar tarafından belirleniyor, dolayısıyla en başından beri onun değerli olduğunu söyleyen de insanlardı. O kavrama biçilen değerin yok olacağına bu kadar hızla gelişin ardında
- ya eleştiri getirenin sözlerine de duyulan bir saygı
- ya da kavramı küçük düşürme girişimlerine tahammülsüzlük vardır.
Kısaca, bir kavrama, özel bir örnek olarak dine hakaret etmek imkansızdır, insanlarsa kavramı ciddiye alanların bu tutumunu saçma bularak kavrama hakaret ettiğini sanmakta. Cümlenin son kısmı, kavrama hakaret etmeye çalışanların aslında -ya sözlerini ciddiye alan, ya da küçük düşürme girişimlerine tahammülsüz- insanlara hakaret ettiği yönünde de okunabilir. Oysa bu tür saçma girişimlere -saçma, çünkü kavram küçük düşürelemez ya da yüceltilemez, kavram orada öylece durmaktadır- karşı tahammüllü olabilmek için bunun saçma bir girişim olduğunu hatırlamak yeterli -ki girişimin neden saçma olduğunu da az önce açıkladım. Tabii bunlar hep bu girişimlerin sıradışı bir saygı duymadığımız bir insandan geldiği varsayımıyla yürütülen bir akıl yürütmenin sonuçları, aksi durumda işler karmaşıklaşıyor.
İlk baştaki konuya dönersek, nasıl ki dine hakaret etmek imkansızsa, dinsizliğe hakaret etmek de bir o kadar imkansızdır. Gene de, gereğinden fazla hevesli dindarlar, doğruluklarını başkalarını yanlışlayarak ispatlama eğilimiyle, dinsizliğe hakaret etmek adına dinsizlere hakaret etmeye çalışıyor. İlk baştaki açıklamanın sahibi de, bu kişilere saygı duymadığını -çünkü burada adamın tanıdıklarından değil genel olarak bu tutum içindekilerden söz ediyoruz- göz önüne alırsak, tahammül sınırının sonuna gelmiş olacak ki tam da ona dokunan yanlış mantık yürütmeye dayanarak bir açıklamada bulunmuş. Konunun başlığı 'Dinsizliğe hakaret etmeye çalışan çalışan dindarların saçma davranışı' olsa çok daha yerinde olurmuş.
Kaldı ki, din gibi -özellikle de tek tanrılı dinler- birinin diğerlerini dışladığı sistemlerde (yani bir din diğer dinleri dışlar) her bir dinin mensupları, diğer dinlere -eğer böyle bir hevesi varsa- hakaret edebilir, ki sanırım bu işin sonu gelmez. Burada, bu hevese yol açan 'doğruluğunu başkasını yanlışlayarak ispatlama' eğilimidir, ki sosyal yaşamda çok tehlikeli bir tutum olduğu tartışılmaz. Bir bilim gibi belli bir kurallar bütünü içinde hareket eden bir sistem bu yöntemle ilerleyebilir, yani verilen kurallar çerçevesinde bir şeyin doğruluğunu, o şeyin yanlış olduğu durumun imkansızlığını ispatlayarak ispatlayabilir; oysa toplumda kurallar bütünü, yani ahlak, evrensel değil, kişiseldir. Dolayısıyla senin yanlışladığın durumun aslında yanlış olmadığı bir kurallar bütünü, yani öyle bir ahlak da gayet hayal edilebilirdir.
Bir kere daha -ve umarım bu son olur- özetlemek gerekirse:
- Laik bir devlet insanlara dine hakaretten dava açamaz.
- Zaten hiçbir insan da dine, hatta bir kavrama hakaret edemez. Yapsa yapsa bu çabayla kavrama saygı duyan insanların bir kısmını incitir/kırar/sinirlendirir. Kavramları düzgün tanımlamak gerek.
- Bir insanın sosyal yaşamdaki varlığının doğruluğu başkalarının yanlışlığından geçmez, herkes 'Ben bana böyle doğruyum, sen sana öyle doğrusun.' diyebilmelidir.
Elbette, bunlar sadece benim düşüncelerim, evrensel ve mutlak hakikat değil. Katılmıyorsanız, öyle olsun. Zaten katılmak zorunda da değildiniz. (Ayrıca, herkesin her konuda hemfikir olduğu bir dünya fazlasıyla sıkıcı olmaz mı?)
Kendimi tutamayarak ekliyorum: Ayrıca yasanın bu haliyle bile gayet muğlak olduğu, ve muğlak yasaların yasa yapımında kaçınılması gerektiği de aşikar. Muğlak yasalarınsa hukukla adaleti birbirinden ayırdığıysa, o kadar da aşikar olmasa da, fark edilebilir.