2012-03-29

Mart (ya da 'Düşünüşe Dair...') (ya da 'Atları da vururlar, değil mi?')

Bir zamanlar demişim ki "belki bir gün rastgele bir okuyucumun olabileceğini düşünerek -hah!- çok özel şeyler de yazmam" Görünüşe göre bu da kendime verilen tutulmamış sözler listesindeki haklı yerini alacak. Ayrıca bu yazıda, son yazılardan birinde söz edilen düşünüp taşınıp yazma işi pek olmayacak, buna ilgi ve özen gösteremeyecek kadar yorgunum çünkü. Son olarak, başlık bulma konusundaki bu yeteneksizliğimin daha önce tekrarlandığını hatırladım, geçen seneki laflarıma baktım, blogumun günlüğüme muhalefet etmeyeceği gibi mantıklı bir önermede bulunmuşum. Doğru olmasına doğru da, günlük bittiğinde ve elde sadece bir blogla kalındığında ne yapmalı? İşte o yüzden anlamsız, huysuz ve mikroblogging'le yetinemeyecek kadar 'makro' laflarımı buraya saçıyorum...

Geç kaldığın otobüse koşarken otobüsün kalktığını görüp yavaşlama, sakinleşme hali... İşte ona benzer bir haldeyim, beni şehvet kuyularına atan hanımın benimle romantik bir ilişkiyle ilgilenmeyeceğine ikna olduktan, ve haliyle ona alımlı görünmek için uğraşmayacağımı fark ettikten sonra, biraz daha sakin, biraz daha az gerginim.

Ancak işler burada bitmiyor - asla bitmez, yoksa bu yazının ne anlamı olurdu? Boş vakti bol bir insanmışçasına bu konu üzerine de kafa patlatıp da ulaştığım alakasız ve genel düşüncelere gelmeden önce, bitmeyen işleri anlatayım: Ya yanılıyorsam? Ya benim için yanıp tutuşuyorsa? (tamamen felsefi bir içerik içinde farazi bir sorudur, bıyık altından gülmeyi bırakın) Bu aslında bilginin kesinliği üzerine bir sorun. İşin içine bir 'sonuca varma' aşaması giren her süreçte bu sorun yaşanacak, değil mi? Varılan sonuçların doğruluğu her zaman her tartışmaya açılabilir. Öyleyse akıl sağlığımızı korumak ve vaktimizi verimsizce harcamamak için bu kuşkunun bir yerde durması gerek. Bunun ne kadar erken olduğu elbette çok önemli bir kişilik özelliği olabilir, öyle ki bunu fark edemeyenlerle kısa -veya büyük- çaplı tartışmalar yaşanmasına yol açabilir, ama hiç kimse bilgiye dair kuşkusunu ömür boyu sürdüremez; en sorgulayışçı filozof bile bir noktada durup 'Ben böyle düşünüyorum!' diyecektir. Bu bir güven ve ikna meselesidir, kişinin bilgiye ve kendine olan güveniyle, başkaları ve kendince ne kadar ikna edildiğiyle ilgilidir. Özetle, "bir çizgi çekilir."

Peki ben bu konuda çizgimi nerede çizdim? Az önce söylediğim gibi, ikna oldum, ama yetinmeyip ya yanılıyorsam diye sordum. Şuna vardım: Diyelim ki gerçekten beni ve benimle bir ilişkiyi ilgi çekici buluyor. Öyle olsa bile, bunu o kadar fark edemedim ki, bu tedirginliği haksız kılacak en ufak bir işaret göremedim ki, bu ihtimalleri geride bırakıp ilerlemeyi kabullenebildim. Bu belki ikimiz için de bir kayıp olacak, ama böyle bir maceranın yaratacağı yıpranmayı telafi edebilecek bir ışık görmediysem, yapabileceğim pek bir şey kalmamış demektir.

Başka bir detay olarak, kadın erkek ilişkileri denen oyun o kadar karşılıklı güvensizliğe dayanıyor ki, birlikte oynayıp kazanmanın imkansız olduğunu düşünmeye başlıyorum. Yapılacak en iyi şey belki rekabetle oynamayıp, kaybetmemektir. İşin acımasızlığı, oyunun güvensizlikle kurulmuş olması, güvenin 'kaybetmek'le eşanlamlı kullanılması. Kadınlar ve erkekler arasındaki bir arkadaşlığın zorluğunu düşünmeye başlamam yetmezmiş gibi, bu düşünceyle iyice 'iğrenç bir insan' sıfatını hak etmeye başladım sanırım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder