ekşi sözlükte gündeme dair şeyleri takip etmeyi sevmediğim için (çünkü gündemi sevmiyorum) oyunlara dair tartışmaları keyifle okuyorum. hem de ne tartışmalar! nolur şu başlığın son sayfalarına gidip okuyun da türk oyuncusunun halini görün... neyse, insanlara uzun uzun "bakın siz malsınız, çünkü..." diye başlayan bir yazı yazmayı düşündüm ama birileri "not your blog" derse haklı olacağı için bunu buraya yazayım. tabii bunlar da çoğunlukla sağdan soldan duyduğum şeylerin birleşimi, yani sektör mekaniklerine aşina kimselere yeni bir şey yok. olsun, yazayım.
aslında problem, her zaman olduğu gibi, oyunları ne olarak gördüğümüzde yatıyor. öncelikle iki hatırlatma: martta oynadığım üzerine yazdığım yazı ve oradaki şu resim. şimdi, yeni kısımlara geçebiliriz. geçenlerde indie game the movie'i izledim. etkileyici bir çalışmaydı, tam bir "indie oyun piyasası üzerine belgesel!" olmasa da. belki de öyle başlamışlardır, ama çekimler esnasında esas ağırlık yavaş yavaş fez yapımcısı phil fish ve super meat boy (ve isaac ve bir sürü başka flash oyunu) yapımcısı edmund mcmillen (ve arkadaşı tommy refenes) üzerine dönüyordur. heyecanlı bir isaac oyuncusu olarak filmin belki %65'ini işgal eden team meat kısımları çok hoşuma gitti, özellikle de sonunda edmund'un gözlerinin dolduğu sahne, bu adamın oyunlarını "okumuş" herkese dokunacaktır. jonathan blow'a ise onun oyunu çıkmış olduğu için pek vakit ayırmıyorlar. braid hakkındaki yorumlarımı link verdiğim yazıdan okuyabilirsiniz. pek büyük hayranı olmadığım söylenebilir, ama dikkat edilmesi gereken nokta bu eleştiriyi aslında tamamen artistik bir bakış açısıyla, kafka'yla, çehov'la kıyaslayarak yaptım. belki bu tam da jonathan'ın istediği şeydir. şuradaki (gayet uzun) röportajı izledikten sonra adama daha fazla saygı duymaya başladım. adam her şeyden önce oyunlara entelektüel ürünler olarak yaklaşıyor. sanatçı hassasiyetlerine sahip (her ne kadar, beğenmememden anlayacağınız üzere bence sanatçı yeteneklerine sahip olmasa da) ve en azından phil fish'in toyluğundan uzak, daha dolu bir adam. söylediği önemli şeyler var, en önemlilerinden biri de "oyunlara sadece kaçışçı fantaziler olarak değil, bir şey kazanabileceğin anlatılar/ürünler olarak yaklaşmak", ve nasıl modern oyun piyasasının oyuncuyu güttüğü. achievement konusuna değiniyor, ki ona da gene paragrafın başındaki resimde değinilmiş. "oyunlaştırma" hilesinden bahsediyor, ki bu da steam'in oyun oynamayı bir "oyun"a dönüştürdüğü oyun kartı güncellemesiyle gündeme gelip tartışılmış bir konuydu.
yazının gidişatını biraz değiştirip bugün oyunların ne vaziyette olduğuna dair ahkam keseyim... fena değiller! büyük bir sektör olduğu kesin. ancak ilk başta verdiğim başlığın işaret ettiği şekilde bugün oyun oynamanın farklı şekilleri var. tabii akla ilk olarak oyun konsolları ve bilgisayarlar geliyor, ancak aslında mobil cihazlardan da oyun oynanabilir. gene de, oyun yapımcısıyla aramızda bir iletişim kurabildiğimiz, içinde insan ilişkisi similasyonu bulunan oyunlardan söz edecek olursak... aslında bu da yeterli değil. öyleyse dear eshter'i buna koyabilir miyiz? ya da simcity'i? yapım bütçesi üzerinden kıyaslamak da sonuca ulaştırmaz. bir şekilde mobil cihazlarda oyun denince aklımıza gelen türden (çünkü bastion ve xcom'un da ipad versyonları var) oyunları dikkate almayışımı bir şekilde bir temele oturtmak istiyorum. belki sadece anlık, daha doğrusu süreksiz tecrübeler olmasına dayanabilir bu. kafamızdaki mobil araç oyunu kalıbına uyan oyunlar hep ya kısa süreli oynanabilen, ya da sadece sen ne kadar iyiysen o kadar süren oyunlar.
araya zaman soktum, konuyu dağıttım. aslında bu yazıda değinmek istediğim tek bir şey var: "düşünsel bir ürün olarak oyun" fikri. ancak bunun için önce "oyun"un ne olduğunda hemfikir olmak lazım. sonra, düşünsel yaşamın hangi yönleri? daha sonra, bir şekilde "oyun"la aslında kastetmek istediğim şeyi kastedebilince (çünkü kafamda bu tartışmayı taşıyabileceğim bir "oyun" kavramı var ancak bu "gerçek oyun"larla diğerlerini ayırmamı nasıl bir temele dayandıracağım?) günümüzde oyun yapımının hali üzerine ahkam kesecektim. hadi diyelim hangi oyunu kastettiğimi anladığınızı varsayalım, ama o zaman bu tartışmaya masaüstü rol yapma oyunlarını katamıyor olacağız. zor bir tartışma. neyse, bilgisayar oyunlarından devam edeyim.
oyunların bir şey vermesi gerektiğine, sadece kaçışçı fantaziler olamayacağına çünkü artık oyunları oynayan toyluktan uzak bir kitlenin olduğuna ve bu kitlenin de "oyuncular"da olduğu hayal edilen boş zamana sahip olmadığına katılıyorum. bu tartışmalar aslında benim anime (veya sıradışı bir şey çıkmadıkça normal dizi) izlemeyi bırakmamda da kendini gösteriyor, aldığım yüzlerce oyun içinden hangisini oynayacağımı elemek zorunda kalmamda da, neden legend of grimrock'ı ve brütal legend'i çok beğendiğim halde oyna(ya)madığımı açıklamakta da. bugün piyasadaki oyunlar bana ne veriyor? tüm tartışma buradan çıkıyor. paramı ve vaktimi neden hakediyorlar? neden daha çok mülksüzler okumayayım, neden internetin sayfalarındaki onlarca makaleyi okumayayım, onlarca filmi izlemeyeyim de oyun oynayayım? tabii ki oyun ortamının kendi içsel cazibelerinin farkındayım, zaten o cazibeler sayesinde bugün bu tartışmaları yapmayı gerektirecek bir oyun sektörü var. ama artık oyunlar çocukluk dönemini geride bıraktı, sadece var olmak yetmiyor. artık oyun ergenliğine girdik, sektörün dünyadaki yerini bulması gerekiyor*. sorun da bu. (ilk resimde dedikleri gibi "götoş bir hipster" mı oluyorum bunları tartışıyorum diye? zaten campster'ın videolara da link verdim, ki adam tam bir hipster ama gene de oyunlara dair ilginç ve ufuk açıcı fikirler paylaşıyor) oyun sektörü büyüdükçe beklentiler yavaş yavaş değişmeye başlıyor. artık "gerçekçi" (ama "gerçek" değil) grafikler aranıyor, aslında başka da bir şey aranmıyor. sahiden, büyük sektör oyunları için görselden başka genelgeçer bir kıstas var mı? bu grafiklerle oyun yapmak büyük bütçeler gerektiriyor, bunu tatmin edebilmek içinse pazarın istekleri doğrultusunda oyunlar yapılıyor, kısır bir döngü. o zaman, gerçekten sormak gerek, oyuncu kitlesi ne istiyor? dahası, hangi oyuncu kitlesi? paragrafın başında söz ettiğim yetişkin oyuncular mı? oyunlarla yeni yeni tanışan oyuncular mı? olay sadece yaş da değil aslında, bu ortamın hassasiyetleri hakkında fikir sahibi olmak ve olmamak. nasıl ilk izletilecek sinema filmi yurttaş kane değilse, ilk oynatılacak oyun da the stanley parable olmayabilir gayet. (hayır, stanley oyunların yurttaş kane'idir demiyorum, kane'i izlemedim bile. sadece bir örnek) peki büyük bütçeli oyunlar kötü mü? hayır, işin aslı değil. sadece... aynı! belki aynı ürünleri tüketme devrini tsr'dan çıkma ejderha mızrağı/unutulmuş diyarlar kitapları okurken harcamışımdır. oyunlar beni bir şey yapmaya zorlarken ben de bunu neden yaptığımı merak ediyorum. her şeyi rol yaparcasına oynuyorum ama motivasyonlarımı çözemiyorum. yapımcılar bana bir motivasyon vermeye çalışıyor mu? yoksa kendi başına macera yaşamanın hazzıyla yetinmeli miyim? yapımcılar bunları umursuyor mu? ve bazen oynadığım oyunla bana anlatmaya çalıştıkları hikaye o kadar çelişkiye düşüyor ki ikisini iki farklı ürün olarak ele almam gerekiyor***. galiba en büyük sıkıntım da bu. bioshock infinite'te de, gta 4'te de, zaman zaman sleeping dogs'ta da (ve duyduğuma göre yeni çıkan tomb raider'da da) hep bu his vardı. belki problem the expendables ruhuyla oyun yapıp içini sosyal yorumlarla doldurmaktır. bilmiyorum, ilerleyen saat ve yorgunluk düşüncelerime yaramıyor. hızlıca toparlayayım: ciddi paraların döndüğü bu sektörden bir yenilik beklemek boşa çıkacak bir beklenti, şansımızı bağımsız yapımcıların deneyselliklerinde aramalıyız.
* bu çocukluk-ergenlik tartışmasının aslı için total biscuit'e
** oyunların entelektüel marifetlerini görmezden gelmek ya da gelmemek üzerine bir tartışma için campster'a
*** oyunlar hakkında söylenecek bir çift lafı olan bir oyun için yapılan bir yorum için tekrar campster'a
[bu yazıyı yazmaya çalışırken gereğinden fazla vakit harcadım ama içime sinmedi, daha sonra geri dönüp ekleme, çıkartma, tertipleme yapabilirim]
edit: rezalet! (**) notunu koymamışım. beklenti o ki * ve *** arasında bunu hakedecek bir cümle var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder