İşin aslı gündeme dair yazma fikri çok itici geliyor. Her zamanki kibrimle, zamandan bağımsız bir blog ortaya koymak isterdim. Gündem bu isteğe tamamen ters. Bu değişen zamanlarda bir sene sonra nerede olunacağını kim biliyor? Oysa oyunlara, matematiğe, hayata dair fikirlerim her zaman ilgilenen bir okuyucuya bir şeyler ifade edebilirdi. Ne yazık ki gözüme soktukları yetmedi, beni sokaklara döktükleri yetmedi, hayatımı öylesine politikleştirdiler ki bir yerlere yazılmazsa durmayacak kadar çok laf birikti içimde.
Madem zamandan bağımsız yazmak istiyorum, öyleyse rastgele bir okuyucuya neyden, hangi gündemden söz ettiğimi elimden geldiğince anlatayım. "Gündem" dediğimiz sosyolojiye dair bir kavram olduğu için "anlatmak"la kastettiğimin kendimce bir değerlendirme yapmak olduğunu hatırlatayım. Bunu okuyanın, Türkçe bildiğine göre, Türkiye diye bir ülkenin varlığından haberdar olduğunu varsaymakta bir sakınca görmüyorum. Öyleyse değerlendirme başlasın: Kapitalizmin toplu zihin dünyamıza yerleştirdiği "Amerikan rüyası" çöktükçe, toplumlar çalışmak için kendilerine yeni mekanikler arıyor. Bugün Türkiye'de yaşanan huzursuzluk sadece Türkiye'de mi yaşanıyor? Tüm Akdeniz sarsılmadı mı? Amerika Wall Street'i işgal etmedi mi? Peki büyük büyük laflarla ben neyin ahkamını kesiyorum? Hangi rüya, nasıl yıkılıyor? Bir matematikçi gözüyle yaklaşayım, bazı varsayımlar koyup oradan ilerleyeyim: 1) kapitalizm sermayederi ("kapitalist") güçlendirir 2) bu güçlendirme, katma değerin birikimi şeklinde olur 3) bu birikim, gelir (daha doğrusu mal varlığı, zenginlik) adaletsizliğine yol açar 4) sonunda varılacak nokta, tüm değerin tek noktada toplanmasıdır (başka bir deyişle, biri dışındaki hiç bir noktada bir zenginlik olamayacaktır) İşte biten rüya bu: "çok çalışırsak biz de zengin olabiliriz!" Tabii ki biri hariç her noktanın sıfırlandığı (söz edeceğim gündemi bunu yazdığım sırada takip edenler, "sıfırlanma" kalıbını manidar bulabilir) noktaya varmadık, muhtemelen de zaten varılamaz, rekabet içindeki kapitalistler ve varlık farkını bir şekilde kontrol etmeye çalışan devletler var, anlattığım süreç sadece aşırı basitleştirilmiş ve idealize edilmiş bir kapitalist süreçti. Gene de ana fikir değişmiyor: Senin zenginleşmen başkasının fakirleşmesini gerektiriyor ve aslında sen de zenginleştiğinden daha çok başkasını zenginleştiriyorsun. Hayaller belki değişmiyor, ancak tüm dünya hızla umutsuzlaşıyor. Alışılmış bir insan davranışı olarak kendimizi bir gruba dahil görüp eldeki durumu başka bir grubun yarattığı bir sorun olarak görüyoruz. Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: Faşizm ve yabancı düşmanlığı! Neden? Çünkü insanlar hayallerini kıranın sadece hayallerinin ta kendisi olduğunu kabullenmek istemiyor, onun yerine "şu yabancılar geldi, hiç çalışmıyorlar, devlet onlara bizim paramızla bakıyor" (veya "çok çalışıyorlar, bize iş kalmadı") demeyi tercih ediyor. Neyse, özetle tüm dünya olarak köşeye sıkıştırılıyoruz, kendi kendimize kurduğumuz hayaller tarafından. Bu baskı da bir şekilde patlıyor. Türkiye'de insanlar üzerinde güç arzusuyla yanan bir psikopatın ilahlaştırılması şeklinde patladı. Bunda Türkiye'nin şimdiye kadar içinde bulunduğu mekaniklerin de etkisi vardır elbette. Öncelikle, dini hala zihniyetinin önemli bir köşesine yerleştirmiş bir toplumun bir şeyleri ilahlaştırmak açısından bugün olduğu kadar hevesli olması anlaşılabilir. Ardından, kabul edilebilir olandan daha fazla güç elde edilirken edilen itirazların zayıf ve umursanmaz kalması bir başka sorun. İtirazların zayıflığı hem itiraz edenin düşmanca yapısı, hem de itiraz edilenin o anki gücünü etkin bir şekilde kullanmasına bağlanabilir. Genel bir bakışla bugün dönen gündem budur: faşizme karşı bir direniş.
Genel bakışın ardından özel olarak bu günün gündemi nedir? Saçma bir yerel seçime gidiyoruz: Herkes belediye başkan adaylarına inanılmaz politik bir tutumla oy verecek! Aksini iddia etmeyeyim, her yerel seçim politik bir seçimdir ancak daha önce hiç böyle bir kutuplaşma oldu mu, büyük bir çabayla apolitize edilmiş bu kitlenin bu kadar anlık bir şekilde politize edildiği başka bir zaman oldu mu bilmiyorum. İlahlaştıran da belediye için değil, ya bu yeni puta olan tapıncından ötürü, ya da şimdiye kadarki gücünden ötürü oy verecek, tapınmayan da söz edilen kültün o kadar da büyük olmadığını göstermek için. Ne yazık ki geçen gün tartışırken babamın dediği gibi insanlara umut verecek yeni bir güç lazım, yeni bir güç ve yeni bir umut olmazsa eski put devam edecektir.
Pekala, muğlak kavramlarla gidebileceğim kadar gittim, derdimi açayım: Hukuk devleti olduğunu iddia eden bir ülkede orman kanunlarıyla iş yapan bir hükümet var ve hareketlerinin haklılığını sadece bir zamanlar alınmış bir %50 oya dayandırıyor. Bir grup ise sadece hukuksuzluktan değil, aynı zamanda yaşamından ve canından da endişeli durumda. Şimdi ihtiyaç hükümetin havasını biraz söndürmek, keyfini biraz kaçırmak. Ne yazık ki elimizdeki sadece bir yerel seçim olduğu için, yani tek bir belediye başkanı seçildiği için, yani çoğunluktan farklı düşünen herkesin cezalandırıldığı bir seçim olduğu için, yani rakibinin düşük oy alması değil, senin yüksek oy alman gerektiği için yapılacak şey puta veya Nietzsche'ye* oy vermek.
Zıtlıklar üzerinden bir politika tanımlanabilir mi? Kendini başka bir kavramın antitezi olarak tanımlamak zayıf bir hamle, kabul. Buna rağmen inanıyorum ki siyasi tutumlar tamamen tez-antitez şeklinde kurulamaz, üstelik buna benzer bir çaba zaten geçmişte de başarıyla yapılmış. En sonunda başlığa geliyoruz: Tatava! Başımızdaki tanrı-imparatorun(!) tehlikeliliği açığa çıktıkça fark ettim ki şu anki düzenin korunması sadece bugün de kullanılan argümanların devam ettirilmesine yol açacak. Bu da yeterince ciddi bir tehlikeydi. Bu farkındalıkla düzenin korunmasına yönelik adımlar atamayacağıma kanaat getirdim. Ne de olsa ben de yaşamı için (ve gitgide artan bir şekilde de canı için) endişelenenlerdenim. Bu sebepten pek memnuniyetle olmasa da kazanabilecek bir şeye oy vereceğim.
Bu bugünlerde sıklıkla tekrarlanan bir kampanyanın (ve karşı-kampanyanın. Bakın, zıtlık üzerinden politika üretiliyormuş demek ki) odağındaki fikir: "Tatava yapma, bas geç!" Öncelikle, şunda sanırım hemen hemen herkes hemfikir: Ne iğrenç bir slogan bu böyle! İlk gördüğümde "Ne diyor lan bu hıyarlar?!" demiştim, beni savunmaya/saldırıya geçirecek kadar agresif bir slogan çünkü. Sonra ne demek istediklerini anlayınca önceki fikirlerime paralel (manidar demiş miydim?) olduğunu gördüm. Bir grup da karşı-kampanya yapıyor. Şimdiye kadarki laflardan karşı-kampanyayı modern putperestlerin yaptığını düşünebiliriz. Yanılırız. Onlar ne kampanyanın hedefi, ne de karşı-kampanyayı yapanlar. Bir kenara bırakalım. Kampanyanın hedefi Türkiye'deki "sol" yapılanma. Maalesef günümüzde bu olması gerekenden daha geniş bir yelpazeyi ifade ediyor, bu sebeple tırnak içine aldım. Karşı-kampanyacılar da temel olarak bu kötü sloganın yarattığı hoşnutsuzlukla "tatavacı" olarak anılmaya, fikirlerinin bir çırpıda yok sayılmasına(!) tepki gösteriyorlar. Haklılar mı? Eh, en başında da söyledim, slogan kötü, bu konuda hak veririm. Peki fikirlerini yok saymak? Nasıl yani? Kampanyanın istediği gibi oy verilmemesi durumunda nasıl bir yaptırımdan söz ediliyor? Fikir belirtmek sadece verilen oy değildir, tamam. Ciddi bir tartışmada şu an elde olandan farklı sorunlar mı fark ediliyor? Oluyorsa bile ben tanık olamadım, benim gördüklerim hep 5 dakika içinde görülebilecek şeylerin tekrarından ibaretti. Sonunda tartışmalar iki tarafın da diğerinin kararını değişmez bir şekilde verdiğine karar vermesiyle bitmiyor mu? Tartışmak ve politika üretmek iyidir, durumun benim betimlediğim "put veya Nietzsche" kadar kara olmadığını ummak da harika bir iyimserlik, umarım haklıdırlar. Bu bir risk yönetim problemi, ben haklı olduklarına inanamadığım için alınan riskin çok büyük olduğunu düşünüyorum. Karşıtlarsa politika yapma insiyatifinin önüne böyle bariyer çekilmesini başka, daha ciddi bir risk olarak görüyorlar. Katılmıyorum: "Tatava yapma"cıların sözlerine politika üreterek de ulaşmak mümkün. Kaldı ki her zaman için yakınlarda bir muhalefetin olması faydalıdır ("dostlarını yakın, rakiplerini daha da yakın tut"), karşıtların varlığı bu sebeple de önemli. Herkes bu durumda benim kadar uzlaşmacı mı? Hayır, doğrusu çoğunluk bile değil. Kendimi her zaman kibirli ve ukala biri olarak görmüşümdür ancak açıkçası "sol" şemsiyesi altına girenler genel olarak benden bile beter. Tamam, kampanyacıların uzlaşmacılıktan ne kadar uzak oldukları buldukları slogandan bile belli. Ya karşı-kampanyacılar? Bu taraflarda herkesin sık sık başvurduğu "en sol benim, ve sen kesinlikle sol değilsin!" argümanının bir başka kullanıcısına dönüşmüş görünüyorlar. İnsanlara politik görüşlerimize dair bir şeyler mi ispatlamamız gerekiyormuş? Bugünün oluşmasını sağlayan itirazların umursanmazlığını şimdi de "tamam, siz sol olun, ben olmasam da olur" dedirterek mi yakalamaya çalışıyorlar? Bu da bir çeşit entel mastürbasyonu değil mi?
En sonunda toparlayabilirim: Karşıtların motivasyonlarını anlıyorum, itiraz etme özgürlüklerini de destekliyorum (zaten kim nasıl desteklemez ki?) ancak kendilerine batırmaları için de kendilerine bir iğne takdim etmenin gerekliliğine inanıyorum. Sonra çuvaldızı kampanyacılara saplasınlar (açıkçası her ne kadar aynı fikri savunsak de kendimi sloganı bu olan bir kampanyanın kampanyacısı sayamadığım için başkalarına çuvaldız saplanmasını teşvik ettiğim doğrudur.)
Ama belki de sahiden reklamın iyisi kötüsü yoktur, bu kötü slogandır bu kampanyanın üzerinde bu kadar tartışmalar dönmesine yol açan, kim bilir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder