...
Otele vardim. Bologna ufak bir sehir, ama buyuk bir İtalyan sehri. İstanbul'da yasamak sahiden de algilarimi zehirliyor sanirim. Ucak inerken baktim, dumduz bir bolge. Servisle gelirken bakindim, etraf bisiklet dolu. Hic Konya'ya gitmedim, acaba orada da boyle midir?
Neyse, yolculuk: ucak tekerlerini yerden kalkis saatinden yarim saat sonra kesti. Anlasilan yogun bir gun. Biraz kitap okudum, biraz sudoku oynadim, biraz da yemek yedim. Son ikisi thy'nin nimetleri. Gerci bu nimetler de bedava degil ya, olsun. Olaysizdi.
Vardigimda sehre giden otobus biletini 100'lukle almaya calistim, ise yaramadi. Hos bir luks saat magazasinin (yani, galiba oyle, cok dikkat etmedim) hos kasiyeri sayesinde parami bozup tekrar denedim. Metrobusle yolculuk yapan bir insan olarak cok rahat buldum! Dogru durakta indim, gidecegim caddeyi genclere sordum, cat pat İngilizce anlastik ama kimse Via Nosadella'yi bilmiyordu. Gene careyi esnafta buldum, bir giyim-kusam dukkanindaki teyzeye sordum, gene cat pat, anlatti. Otele vardigimda haritaya baktim, zaten sehri bir uctan digerine yurumusum. Dedigim gibi, ufak bir sehir. Ayrica da eski. Eski bir kalenin, en azindan kasabanin devami oldugu belli. Hem mimari acidan, hem de sokaklardaki modern sehircilik anlayisina uymayacak detaylardan dolayi bunu bir cirpida gorebiliyorsunuz.
Son olarak: damn! İtalyan kadinlari icin İngilizler'den alinti yapmam gerekirse "smoking hot" diyebilirim. Gene de, Turk kadinlarindan once Turk erkeklerine gelip gormelerini oneririm, gelip kadinlarin burada dolastigi gibi neden Turkiye'de dolasamadigina kafa patlatsinlar.
...
Bu vesileyle kaldigim hostelden soz edeyim: ana caddenin bittigi yerde dar bir sokak basliyor. Aradigim numarayi bulunca kapiyi ittim, kilitliydi. Zile bastim, civil civil bir kiz sesi yukari cikmami soyledi. Ciktim, masa basinda bir kiz yanindaki bir kizin sikayet/endiselerini dinliyordu. O sirada yandan asyali ufak tefek bir kiz gecti. Bu noktada ben "acaba kiz yurduna mi geldim?" diye endiselenirken iceriye gectim. Ortak bir salondan iceriye acilan iki oda vardi, 5 yatakli olana girdim, orada da bir adam vardi. Sonra yerlesirken iceri havlulu bir adam geldi. Yerlestikten sonra ortak alana gectim, kizlardan biri salatalikli bir yemek yaparken cumbur cemaat dedikodu yapmalarini dinledim. Gecenin ilerleyen saatinde de masadaki beni karsilayip odami gosteren kadin "hadi iyi geceler" diyip gitti. Kanaatim: bizim modernlikle uzaktan yakindan alakamiz yok.
...
Oeh! Bugun iyi yoruldum, ve saat daha sadece (yerel) oglen 3! Sabahtan ciktim, arkeoloji muzesine gittim. Plakalarin cogu hala İtalyanca, yavas yavas İngilizce'leri de ekliyorlarmis. Ben kendi halimde Yunan heykellerini incelerken İtalyanca bilmedigime ikna olamayan biletci teyze bana heyecanli heyecanli bir seyler anlatmaya basladi. Yeterince anlamadan bakamamisim herhalde, durmadan anlatti. En azindan "yavas ve yuksek sesle konusunca karsindaki senin dilini anlayabilir" sadece bizde gorulen bir sanri degilmis. Neyse, bizim muzelerin aksine yeni bina insa etmektense eski buyuk bir kosku muzeye cevirmisler. İtalyanca bilmedigim icin plakalari okuyamadigimdan (iyi de oldu aslinda, Edirne'de bile sonunda "amaan kim okuyacak bu kadar seyi?!" moduna girmistin.) dikkatim mimariye odaklandi. Vardigim sonuc, bu koskte cook cilgin partilerin verildigi. Sarap mahzenine Misir sergisi sigdirmislar, oyle diyeyim. Ote yandan, sehre inerken gozume carpan ucsuz bucaksiz tarlalarin da etkisi olan bir fikir daha var: Bir kisiye boyle bir evi doldurup besleyebilecek zenginlik vermemiz bizim medeniyetimizin bir "basarisi" mi?
Oradan ciktim, rastgele yurumeye devam ettim. Meshur Neptun Cesmesi'nin oldugu meydana geldim ama benim cesmeden haberim olmadigi icin sadece orada kiliseye girmekle yetindim. Bir seyler icin 2€ istiyorlardi, kiliselere para vermemek adina oradan uzaklastim. Zaten kesinlikle mutevazilikle ilgisi olmayan bir yapiydi, muhtemelen sehrin ileri gelenlerinin diger sehirlere "kim daha hiristiyanmis gordunuz mu?" deme cabasinin -belki de Vatikan'in destegini alma cabasi- bir sonucu gibi geldi bana. Dosta guven, dusmana korku salan bir bina yani, ben de dusmanlardan oldugum icin ciktim. Cikarken kapiyi carpmasin diye yavaslatirken neden umursadigimi merak ettim. Herhalde, modernizmin ellerinde olen Tanri'lara hurmetten. Tabii sorsak oluye hurmete de burun kiviracak filozoflar vardir, hatta tek basina "hurmet"e de. Neyse, bu felsefi tartismalari isin kaynagina, Almanya'ya gidince tekrar gundeme cikartiriz.
Sabah hostelden cikmadan once EksiSozluk'te Bologna basligina bakiyordum (donunce de bakmaya devam ettim, gezerken gordugum antifasist ogrenciler sticker'inin ve anarsi A'sinin siradisi olmadigini, buranin sadece mimari olarak degil, ayni zamanda ideolojik olarak "kizil" bir sehir oldugunu ogrendim) yiyecek bir yer onermislerdi. Oraya gidecegim, tamam ama saat daha erken. Neyse ki tam bu sirada imdadima isbilmezligim yetisti, gozume takilan en uzun kuleye (97,2 mt.) tirmanirim sandim. Kendimi oldugumdan daha delikanli saniyormusum. Cikmaya ciktim ama gomlegim rezil oldu. Keske tisort giyseymisim. Neyse, en azindan kimi fikirlerim degisti: sehir haritalarin soyledigi kadar kucuk degil, eski sehirin disinda da bir nufus var. Gene de esas sehir eski (ve simdi yikilmis) surlarin icindeki. Sonra, sahiden de duz, dumduz; tek bir istisna disinda: bir yonde (herkesin icinde pusulami cikarmaya utandim, ne kadar inek oldugum belli olmasin diye) yesil tepeler uzaniyor. O tepelerde de eski saraylar, villalar ve kiliselere benzer yapilar var, ancak tek tuk. Dedigim gibi, daha cok yesil.
Cikmasi dert olan bu kuleden inmek de dertti. Bazi basamaklar cok dar, onlardan geri geri inmek zorunda kaldim. En sonunda tekrar potansiyel enerjimi minimize ettim ve yemek icin olan yolculuguma basladim. Bologna'nin genel mimarisi hakkinda her yerde duyabileceginiz/okuyabileceginiz sey sokaklarin binalarin sacaklari altinda oldugu, iste ornegin yagmur altinda islanmadan merkeze yurunebilecegi falan. Yagmur yoktu ama gene de faydalandim: her zaman golgeden yuruyebilmek, benim gibi terlerken aci icinde eriyerek yok olan biri icin bir nimetti. Yol uzun degildi, cadde/sokak isimlendirmelerinde cok hassaslar ve elimde bir harita vardi. Gerci restoranin oldugu caddede az daha kayboluyordum ama bu problemi de hallettim. İlginc bir gozlemim daha oldu: sehirde graffiti yapiminin yogunlastigi yerler neredeyse "zengin mahallesi" diyebilecegim yerler. Sanirim varilabilecek kani gelir seviyelerinin ic ice gectigi, ki mantikli, kendi setting'imde de boyle. Ote yandan yerlesime bagli ayrimcilik da dunyada yer edinmis, ya da baska bir deyisle ayrimciliga bagli yerlesim. Bilmiyorum, belki bir gunde bir sonuca varmak da mumkun degildir.
Ne diyordun, yemek. Sinirden delirmemek icin fiyatlari turk lirasina cevirmeyi birakip euro olarak dikkate almaya basladigimdan beri (gerci hala sise su almiyorum, 1€'a su mu olur?! Ben 1₺ yaptiklarinda kavga cikartirim) daha rahatim, bu yemek de makuldu. Peynirli (ve galiba ahtapotlu) makarna, orta boy karisik pizza (hamurun inceligi babami gozyaslarina surukleyebilirdi, hep lahmacunlarda istedigi citir citirliktaydi) ve 1/4 lt. saraba (bir kucuk de diyebiliriz) 12€ verdim. Lezzetli ve otantikti de. Yani, buraya gelmisken burger king'den yemeyecegim belli de, doner-kebap-cin yemegi-hint yemegi de yemeyecegim. Sonra gene golgelerden yuruye yuruye hostele dondum. Kizlar yemek yapiyordu ama ortak alanda kalamadim, yorgunluk ve sarap beni yataga uzanip tembellik edip bu yaziyi yazmaya zorladi.
Keske bir bisiklet kiralasaydim!
Ve keske, Douglas Adams'in sozunu dinleyip bir havlu alsaydim. Ders cikarmayacaksak bizden cok bilenlerle iletisimin ne manasi var ki?
...
Canlarin sesine uyandim. Evet, bu yorgunlugun uzerine biraz kestirdim. Hayir, saat basi degildi. En buyuk gizemlerden biri: bu adamlar manyak mi, neden hep beraber 45 geçelerde can caliyorlar? Saatleri ileri diyecegim ama lutfen, 15 dakika! İsin ilginci bu defa calan 45 de degil, yarimdi.
Bir sure yatakta bos bos uyanmaya cabalarken, bugun ilanini gordugum klasik muzik konserine gidip gitmemeyi tartistim. Sonunda mantikli bir "hostelde kalip ne yapacaksin ki?" sorusundan sonra -biraz gecikmeli de olsa- hazirlanip ciktim. Sehrin kiyisinda ufak bir kilisedeydi, girise de bagis sepetleri koymuslar. Parali olsa para verip vermeyecegimi dusunmustum yolda, paranin hic degilse bir kisminin icracilara gidecegini dusunup vermeye karar vermistim. Gitmeyecekse bile, o zaman da kendi vasitalariyla desteklemek istedikleri bir kuruma para kazandirmis olmanin ic huzurunu onlara vermek istedim. Aceleyle sandalyelerin birine kurulup dinlemeye koyuldum. Fark ettim ki Bach beni pek acmiyor. Sahiden de, ukala bir cocukken dalga gectigim o tekduze klasik muzik formuna uyuyor. Otururken dusundum, neden hosteldekileri cagirmadim acaba. Asosyallik ve insan iliskileriyle ugrasmaya hevessizlik fena vaziyetler.
Sonra da ciktim, İtalya'nin meshur kahvesinin marifetlerini gormek icin kahveci aramaya koyuldum. Tamam, itiraf ediyorum, daha da oncelikli olarak bidetsiz bir tuvalet ariyordum. Yani, sahiden, hem yerden, hem su tesisatindan tasarruf ediyor ve sonunda da daha konforlu bir oturak elde ediyorsunuz. Gelenekcilige zaten anlam veremiyorum, boylesine hele hic mumkun degil. Ama endiselerim buyumeden once bir suru sey hakkinda kafa patlatiyordum: kiliselerin, para toplama amaciyla ya da degil, oda orkestralarina konser verdirmesi ne guzel. Ne kadar cok kosan ve bisiklete binen insan var. "Yasamak bu degil". Yasam dedigimiz bu seye bir anlam atfetmek icin ne de cok cabaliyoruz. Kadinlarin hayatin her yerinde, hem uretim hem tuketim seviyesinde, boylesine aktif rol almasi be guzel.
İste boylece tekrar ana caddeye ciktim. İstanbul disini gezen her İstanbullu'dan alinti yapmam gerekirse: "bir cadde var, baska da bir sey yok." Tabii burasi buyuk sehir oldugu icin bir degil iki eksen var, hatta bunlar da kendi iclerinde isim degistiriyor ama olsun. Bir de, bir anda bana İstiklal Caddesi'ni(n eski halini) animsatan caddenin ismi de İstiklal gibi hamasi bir sey: Bagimsizlik Caddesi (sonradan ek: zaten istiklal de bağımsızlık demekmiş, ben özgürlük falan sanıyordum). Sehirdeki (benim gorebildigim) iki McDonalds da bu caddenin uzerinde. Neyse, tuvalet icerebilecek kadar buyuk kahveci arama maceram zorluklarla ilerledi, bu arayis esnasinda kaybolup bizim hostelde kalan, Erasmus icin bir donem buraya gelmis (Bologna Universitesi'nin Avrupa'nin ilk universitesi oldugunu da bu vesileyle soyleyeyim) Fin kiza rastladim, hizlica selamlasip uzaklastik. "Manyak midir nedir?!" Hislerimiz karsilikli olabilir, biraz yabani olabilirim ama o kadar da degilim, "a-aa selam nereye boyle?" diye small-talk yapabilirdim (belki. Belki de yapamazdim. Brezilyali kiza onlardaki sivil huzursuzlugu nasil okudugunu sormadim, Japon kiza Tokyo'ya hic gidip gitmedigini sormadim. Bunlarin sebepleri hakkinda da fikirlerim var aslinda ama kesinlikle bu yazinin konusu degiller, hatta muhtemelen bu blog'un bile konusu degiller) Esas uzuntum aradigim gibi bir kahveci bilip bilmedigini soramamak oldu. Ben de bu sebeple gidip "bu bilir!" diye bir otelin kapicisi delikanliya sordum, "drink"i anladi ama "coffee" kismini kacirmis anlasilan, bana tarif ettigi yerin bir bar oldugunu sonradan ogrendim. Ben bu sirada onun tarif ettigi yeri anlamamis bir sekilde gezerken daha fazla naz yapamayacagimi fark edip "daha once yemedigim bir sey yemek" planimin bu aksamki ayagina gittim; butik hamburgerci! Yani, pek olmadi degil mi? Ama aslinda tanim itibariyle hic bir butik hamburgerci bir digeri degil. Bir de, butik hamburger fikrini ilginc buluyor ve İtalyanlar'in bu konuda ne yaptigini merak ediyordum. Bu arada, bunlarin tuvalette de bidet vardi. Graahhh! Tabii dedigim gibi, artik onemi yoktu. Menulerinde İngilizce de bulunmasiyla zaten takdirimi kazandilar, ustune de "aritilmis musluk suyu veriyoruz, hesaba dahil" diyince iyice sevdim. Zaten hostelde de musluktan iciyorum, kaldi ki kimbilir baska hangi restoranlar zaten musluktan veriyor da soylemiyor bile. Hamburger de fena degildi, ancak patates fena tuzluydu (yok parasal degil, sofra tuzu) İtalyan ekolu bu degildir umarim, zaten Avrupa hizla yaslaniyor, birden tum ulke kalpten falan gitmesin. Hesaba da 1,5€ servis bedeli katmislar, kesinlikle benim verecegim 10 sent para ustunden daha iyi ama boyle olunca da elimde cok bozuk para birikti. Cikarken bunlara sordum kahveciyi, cok acayip bir sey istemisim gibi pazar aksami acik bulamayacagimi soylediler. Buradan da Starbucks, kapitalizmin vahsi penceleri ve insani calisma saatleriyle ilgili yeni fikir ve gozlemler olustu ama kimsenin ilk kez duydugu bir sey degil, tekrarlamayacagim.
Yarin erkenden gunubirlik Floransa'ya gidiyorum, umarim orada kahve bulabilirim!
...
İtalyanca'nin en kafa karistiran yani l-i ikiligi. Ornegin neden "Firenze" olmus "Florenze"? Belki cahil bir gezginin buyuk i'leri l sanmasidir diyecegim ama, yok, olmaz.
Duzenli bir inek gibi alarmimi burada da kapatmadim. Sabah (yerel, yasasin kendini internetten ayarlayan akilli saat) 6:30'da calan alarmi o kadar da isguzarliga gerek yok diye kapattim, 7 gibi kalktim. Hizla dusa girdim, dunku tecrubeden aldigim cesaretle tuvaleti de kullandim. Gene hosnutsuzum, İtalyan mimarisinin kendine attigi en buyuk kazik olabilir. Her ne kadar besin emdirilip zor anlarda kullanamayacak olsam da (bir baska Otostopcu referansi, okuyun) bir havluya en yakin sey olarak sac kurutma makinesine basvurdum. Gunun neler getirecegini bilmedigim icin yulaf ve misir gevregi karisimini recele buladigim muffinler ve hazir kahve ile birlikte yedim. Dunden nasil icimde kaldiysa kahvesizlik... Saat 9'da ongorulmemis bir eklentiyle yola cikmistim: sirt cantam. Polis devletinin bir parcasi olarak yolda rastgele cevirilip (ya da rastgele degil, tipini begenmedikleri icin) kimlik sorulmasina alisik bunyeler kimliksiz sokaga cikamiyor. Benim de burada gecer akce olan kimligim pasaportum. O da pantalonuma sigmayacak kadar buyuk, kaybetme riskini alamayacagim kadar degerli. O yuzden eli bos gelemedim Floransa'ya. Saat 9:10'da gardaydim, 9:20'de trene binmistim, 10:30'da aktarmami da yapmis, Floransa'nin ana istasyonuna varmistim. İlk is kendimi sokaklara vurmak oldu, tamamen yabanci bir sehirde kayboldum. Bir kahveci cama "wi-fi" diye etiket asmis, heyecanla kosup cafe latte aldim, haritayi actim. Kahve guzeldi, mekan arkadaki ufak kumar makinesine kaptirmis ihtiyarlar yuzunden gurultulydu, harita faydaliydi. iPhone'da bir kere bilgi yukledikten sonra haritayi kullanmak icin (gprs dahil) internete ihtiyaciniz olmadigini biliyor muydunuz? Dunku bu hos kesfim bugun de ise yaradi.
Once nehri gectim, o taraflardaki bir muzeye dogru yollandim. Kapida "ozel muzem, randevu icin arayin (belki izin bile vermem)" yaziyordu. Yani, parantez icini yazarin adina ben doldurdum. Saskinlik icinde tekrar nehri gecip esas sehre dondum, bu sirada da dalgalarin suyun akis yonunun aksine hareket ettigi bir kisim gorup matematik diplomami parcaladim. Bunu da aciklasana Korteweg - deVries?!
Sehrin esas tarafinda golgeler icindeki yollari takip ederek (burada Bologna sacaklari yok, golgeyi bir av gibi kovalamak lazim) bir muzeye geldim. Baska bir konak muzeye cevrilmis. Avlusundaki kalabaligi gorunce bir gezeyim dedim ama yerlesik bir sergileri yokmus, yani bu kalabalik sadece bos bir muzenin kafesini (ve benim de su an kullandigim) bedava internetini kullanmak icin toplanmis.
...
Gorunuse gore telefonun dusuk hafizasi (ya da benim isbilmezligim) arada yazdiklarimin kaybolmasina yol acmis. Oysa nelerden soz etmistim: Floransa'nin asiriligi, sanatin yasamin bir parcasi olmasi, Medici'ler, az pismis Toskana biftegi, Bati toplumunda ibadethaneler uzerinden dine bakis acisi ve belki unuttugum baska seyler... Ama bu dayak yemis gibi halimle hic donesim yok. Dehidrasyon beni mahvetti. Dun aksam hafif ciddiye almadan yaklastigim bedava musluk suyu meger bulunmaz (kelimenin tam anlamiyla) bir nimetmis. En sonunda dehset icinde kapagi tren garinin tuvaletine atacaktim ki onun da girislerin parali oldugunu gordum. Eh, musluk suyu icmek icin para verecegime gittim kendine su aldim. Cok ilginc, Avrupa'da benim bildigim bir kuraklik yok, aksi takdirde musluk suyu icilecek kadar kaliteli olmazdi. O zaman su fiyatlarinin bu hali nedir? Acaba sirketler aralarinda fiya mi ayarliyor? Yoksa AB uyesi ulkelerde suyu satabilmek icin sacma temizleme islemleri yapmak gerekiyor da fiyatlar dogal bir sekilde mi bu kadar artiyor? Arz-talep dengeleriyle aciklayamam cunku icilebilir musluk suyu sebebiyle talebin cok dusuk olmasi lazim. Buraya tankerlerle Erikli getirsek lojistigine ragmen kar edebiliriz gibi geliyor.
Neyse, Floransa'dan devam edeyim: Ufizzi sanat galerisine gittim ama giremedim, pazartesileri kapaliymis. Dun ise (pazar da degil, tam olarak dun) biletler bedavaymis. Sanirim evren bana bir seyler anlatmaya calisiyor; ya benim gibi hiyarlarin sanata layik olmadigini, ya da plan yapmadan once internette daha cok arastirma yapmam gerektigini. Bundan baska... inanin su an aklim ofisteki zebille atesli bir tango yapmak uzerine hayaller kuruyor, Floransa o kadar da ilgimi cekemiyor. Ama guzel sehir! Turist kaziklamalarini saymazsak herkese, sayarsak ust-orta gelir grubuna bir gun gitmelerini oneririm.
...
Aslinda sahiden de Floransa uzerine daha cok yazmaliydim, hatta Floransa'yi daha cok gezmeliydim. Belki bir gun, sahici bir tatil icin İtalya'ya gelirsem olabilir. Simdiyse Trieste'de ufak otel odamda oturmus vaktin aksam yemegi yemeyi hakli cikaracak kadar gecmesini beklerken blog'u guncelliyorum. Hic sehir gezesim yok. Zaten isler bekledigim -ama istemedigim- gibi gecerse gezecek bol bol vaktim olacak. O yuzden bu aksami son bir ders calismayla gecirebilirim, bir sinava girmek icin geldigimi en azindan kendime hatirlatmak icin. Bu arada Trieste Venedik'e sandigim kadar yakin degilmis, dunku Floransa yorgunlugundan sonra Trieste'ye Venedik'i gezdikten sonra gecme fikrimi bavullari dusunerek birakmakla iyi etmisim.
Bugunum coklukla yollarda gecti, gerci cok uzun degil ama hem gunun tam ortasi oldugu icin (10:20'de binip 14:40 gibi indim) hem de bunu biraz erken yazdigim icin (daha 3 saat bile olmadi yani). İtalyan tren sistemi ilginc (trenleri de ilginc: dun ilk kez iki katli tren gordum. İkinci sinif biletleri asagiya atiyorlar) yerel trenler icin (lukse kacmamak icin hizli trenlerle ugrasmadim) genel bir bilet aliyorsunuz, sonra kullanacaginiz vakit makineye onaylatip yolculuga basliyorsunuz. Bir suru de aktarma var ama sanirim bu o kadar da ilginc degil.
Aktarma icin Venedik'in dis kasabalarindan birinde durduk, o yarim saatte de bir yemek yiyeyim dedim. Uzakdogulu genc bir ciftin islettigi bir restoran/bufe arasi bir yerdi. Buradan da sonunda bu gozlemime gelebiliriz: etraf uzakdogulu KAYNIYOR! Ustelik turist kafilesi gibi hepsi bir yerde de degil, konsantre bir sekilde tum İtalya'ya (ve genisletirsek Avrupa'ya) yayilmis gibiler. Neyse, restorandan cikarken 1,80€'a buyuk boy su gorunce cok kelepirmis gibi atladim. Acaba daha mi cok alsaydim, su an emin olamadim.
Daha hic Trieste'den soz etmedim galiba? Dedigim gibi, cok gezmedim ama sunu anlatabilirim: garin hemen karsisindaki parki gecince gozume bir Turk bakkali carpti. Hemen gidip adres sordum, husranla karsilastim. Peki, tamam, olabilir, simdiye kadarki İtalyan sehirleri kucuktu diye hepsinin kucuk olmasina gerek yok (gerci Trieste'nin kucuk oldugunu biliyorum ya, neyse) ciktim gordugum ilk adama sordum, İngilizce anlamiyordu ama caddenin ismini soyleyince "dumduz ilerle, sagda" diyecek kadar kendini anlatti. Bu vesileyle Almanlar'in sikayet ettigi "yasama dahil olmayan Turkler"i ben de kendim gormus oldum. Yeni bir yasam kurmakla ugrasmayip kendi sinirli cevresine bagimli yasamakla yetinen insanlar... sanirim neler kacirdiklarini bilmiyorlar. Otelim de guzel; eski, buyuk bir apartmanin bir kac katina, odalara yatak atarak yapilmis. Bu yuzden odalarda banyo yok ama olmasa da olur, hostelden sonra artik bunu dert edecek durumda degilim. Ustelik, burada en azindan havlu var!
...
Bekledigim gibi, sinavim felaket gecti. Belki gelmem bir hataydi. Boylece hayatimda girdigim en ucuz (sinava katilanlara 150€ destek veriyorlar) sinav icin en fazla masrafi yapmis oldum. Hem de nicin? İtalya'nin baska turlu hayatta gitmeyecegim sehirlerine gidip hipster turizmi yapmak icin: "sekerim herkes Roma'da, ne o oyle kalabalik!" Ama bunu da yapmasam bu yaz hic tatil yapmamis olacaktim (evet, bunu yaz tatilinden sayiyoruz, her ne kadar ne tam yaz, ne de tam tatil olsa da...) neyse, sinavin yuzume vurdugu tek bir gercek var en azindan: koreliyorum. Donunce ilk is profesorlere is bulmak icin goz kirpmak olacak ;);)
Trieste'nin bir tepesindeydi kurum, oradan asagi otobusle inmek pek keyifliydi. Denize dogru inerken, asagida kasaba, ileride yuk gemileri, tam bir Ghibli filminin icinde gibiydim. Trieste'ye gelirsek, bundan baska sadece 2 İtalyan, 0 Alman sehri gordugum dusunulurse bu ukalaligimi mazur gorun: bana bir İtalyan sehri degil de Alman sehriymis gibi geldi. Kotu degil, ustelik denize yukaridan bakan tepesi yazlik almak icin iyi bir secenege benziyor. Sanirim problem sehrin buyuklugu/ kucuklugu degil, kulturel kimligi. 50,000 kisilik bu yerde bile bir kitapci bulmak mumkun (bundan tamamen emin degilim, karistiriyor olabilirim) buyuk meydanlar, heykeller bulmak da. Tarihi bizdeki gibi bir kulfet, ilk firsatta yikip yerine rezidans ya da AVM yapmaktansa sahiplenip onunla beraber yasayabilmek de burada. Bunlar sadece modernizmin sonuclari mi, paranin mi? Yoksa icinde yer aldigimiz ortadogu cografyasinda sira gelememis hislerin mi?
Neyse, hafiften acikirken dun aksamki yemekten soz edeyim: karisik pizza! Boyle soyleyince de hic ilginc olmadi. O zaman once İtalyan pizza ekolunden soz edeyim: incecik citir citir hamurun uzerine malzemeleri alip lak diye koyma. Bizim ticari pizzacilardan alistigimiz her seyi dengeli bir sekilde dagitma cabasi buralara ugramamis. Bir de, cok karistirmislar: pizzaya enginar mi konur?! Neyse, dun hesabi beklerken Floransa'dan aliskanlikla sarabin hesabi yukselteceginden korkuyordun. İki bardak saraba (hem de guzel sarap!) 3.20€ istediklerini gorunce istemsizce guldum. Evet, fiyatlari ₺ degil de € uzerinden degerlendirirsek İtalya'da kahve ve sarap ucuz, su pahali. Yok, ben kabullenemeyecegim bu su fiyatlarini.
Yarin muhtemelen gunubirlik Venedik'e gidebilecek vaktim olacaktir. Boylece "bunu da yapmadim!" demem.
...
Elmali turtam gelirken dusundum: "bu yolculukta daha tatli yemeye firsatim olmamisti." Turtayi yerken dusundum: "bu, sahiden de yedigim guzel turtalardan." Hesap gelince dusundum: "bu yemege yarim kilo biftege verdigim parayi mi istiyorsunuz?! Com'on!" Sahiden de bazi insanlari memnun etmek imkansiz.
Son girdiden sonra cikip yemek aramaya koyuldum. Edirne'de dikkatimi ceken sey tum yolculukta da karsima cikmisti, bugun iyice sinir bozucu oldu: etraf cafe/bar dolu (İtalya'da ikisi arasinda pek bir ayrim yok) ama adam akilli restoran bul bulabilirsen! Herhalde batiya gectikce insanlar acikmamaya basliyor. Bir restoranin pesinde oyle abuk yerlere gitmisim ki, donerken hayret ettim. Neyse ki sonunda bir pizzaci bulabilmistim. Hem hos dekorasyonu, ama daha da onemlisi icinde atesiyle tas firini ile hemen iyi bir izlenim edindim. İlginc ilginc pizza/ makarnalardan yeterince yedigim icin daha evimizde de yapabilecegimiz bir spagetti soyledim. Evet, burada ilk spagetti yiyisim. Biraz sulu ve inanilmaz sicakti, sanirim tabakta da biraz pisiyor ve sanirim bizim makarnayi yikayip suzmemiz adamlar icin sahiden bir korku hikayesi. Ayrica bizim bufelerde pul biber verdikleri gibi burada da makarnanin yaninda rende peynir veriyorlar. Ha, bir de, 1/4 lt. saraba 2,5€ vererek dunku gozlemimi bir kez daha onayladim. İcimdeki alkolik uyanmadan bu geziyi tamamlasam iyi!
Sabah dusunuyordum, bu kadar bol sarap icilen kultur bulmayacak da bizim gibi bol ayran icilen kultur mu bulacak siesta'yi diye ama sonradan fark ettim, ayran da adami uyutuyor. Neden bizim siesta kulturumuz yok acaba? Aslinda is verimliligini arttirmada onemli bir faktor, zaten biyolojik saatimiz gunde iki uykuya goreymis diye biliyorum. Bu konuyu calisma bakanligiyla konusayim, zaten kurumsalligi sifirlamis bir devlete donduk, iki sakal attim mi hallederler herhalde.
Neyse, calisma bakanligi konuya egilene kadar ben bunu umursamayan ellerde turist olmanin keyfiyle yatip uyudum. Uyandigimda telefonda aylaklik ederken sasirtici bir haber aldim: yarin Venedik'e gidemeyecegim! Sinavimi tatmin edici bulmuslar, gorusmeye cagrildim. Bir kere daha kendime herkesten daha acimasiz davrandigimi gormus oldum boylece. Bana kalsa bana sinav diye benim kagidimi veren adami okuldan sopayla kovardim. İlginc olan, insanlarin benim bu acimasizligimi sadece kendilerine yonelttigimi sanmalari! Oysa ben sadist degilim, ben benimle yasarken neler cekiyorum bilseler "bilememisiz" diye bana haksizlik ettiklerini fark edip af dilerler. Anlatamiyorum, dunyamin tepesinde yasamanin, her seyden sorumlu olmanin, her seyin kontrolunde olmanin ne oldugunu goremiyorlar. Umursamaz olacak luksum yok, kendimi oldugumdan farkli bir sey sanacak imkanim yok. Neyse, psikolog bakindigimi soylemis miydim? Ote yandan simdi okudugum filozof benim gibi kerhen (yoksa sehven miydi? Eski dile hakimiyetsizligin sikintilari) egoistlere saldiriyor, hak vermek ve vermemek arasinda gidip geliyorum. Neden egoist oldugum icin kendimi kotu hissedecekmisim, neden "yuce ahlak" gibi ne idugu belirsiz bir yucelik pesinde kendimi yok edecekmisim? Evet, anliyorum, ama boylesine katisiksiz bir egoizmi herkese bahşedersek dunyanin tum yukunu sirtinda tasiyamayanlar kendi yukunu tum dunyanin sirtina yikmaz mi? Simdi burada Rand'dan imgeler kullaniyor gibi olmak istemem, ve onun gibi egoizmi "bahşeden" biri olmak da. Bu filozofu bu yuzden Rand'a tercih ederim, o egoizmi tasmasindan tutmuyor, onu herkese dagitiyor. Oyleyse hangi yukten ve hangi sirttan soz ettigimi soyleyeyim: benim tasidigim yuk sizin dunyanizin yuku degil, kendi dunyamin yuku. "Sorumsuz" egoistin yikacagi yuk, maddiyati bile gecelim, kendi fikri coplugudur, cunku sorumluluk olmadan, kim oldugunu bilmeden, ne yaptigini anlamadan, coplukten baska bir sey uretilemez. Bilmiyorum, belki Stirner de ileride buna deginiyordur, kitap uzun!
Neyse, ne diyorduk, gorusmeye cagrilmisim. Bu heyecanla felekten bir gece calayim dedim (simdi de yataga uzanmis blog'u guncelliyorum. İste felekten calmak diye buna derim!) İnternetter Trieste barlarina bakarken Trieste restoranlari da buldum, bu vesileyle daha once yemedigim bir sey yemek icin Alman domuzcusuna gittim! Basta da dedigim gibi, yemek pahali turta guzeldi. Hem, domuzun ucuz bir et olmasi gerekmez mi? Yemegin kendisine gelirsek, "ortaya karisik" soyledim, iyisi de vardi kotusu de. Galiba en cok tepki gosterdigim salam/sosis arasi bir seydi, o da muhtemelen baharatlarin alisilmadik kullanimindan oturudur. Onun disinda ne hayran ne dusman olunacak bir sey yok, et iste. Ozellikle jambonun sandvicler icin yaratildigina dair guclu bir inancim var.
Bu arada, hislerim beni yaniltmamis (zaten okuyup unutmusum) burasi zaten bir Alman kasabasiymis. Sonra dunya savaslari sirasinda İtalyanlar'in eline gecmis, sonra bir donem bagimsiz olmus falan, karisik isler. Ayrica tarihlerine sandigim kadar da bagli degillermis, el degistirmeler sirasinda oncekilerin eserlerini yikmalar da olmus. Bu vesileyle sunu da soyleyeyim: Bologna muzesinde gordugum Nero heykeli de Nero'nun talihsiz sonundan sonra basi koparilarak cezalandirilmis. Oysa sehre yaptigi finansal katkilardan oturu heykelini yaparken sikayet eden yoktu! Diktatorlerin de isi zor, memnun edemeyecegin insanlarla sarili olmak!
Neyse, sonra bar sandigim bir cafe'e gittim, gittigim gibi de yanlislikla dogru karari verdigimi gordum. Barlardan beklenin aksine aydinlik, beyaz bir yer ve arka tarafi kitaplarla dolu. Burada gordugum su oldu: Avrupali hipster'lar Orhan Pamuk okuyor. Ben de rahat bir koltuga yerlestim, İngilizce bir Trieste rehberi alip sutlu kahvemi (haydi adet yerini bulsun: cafe latte) alip okudum. Rehber, "Trieste'de 3 gun", 1858'de, bu liman kasabasina tren yolu gelmesini tesvik etmeye calisan 4 kisinin cabasi. Arkasina da modern Trieste'yi anlatan bir rehber eklemisler. Eminim ki bu rehberi hazirlayan cok saglam bir gamer'dir, adam resmen Trieste walkthrough hazirlamis. Bunu yapan adam bir de Morrowind rehberi yapsa cok satanlara girmezse ne olayim! Neyse, sonra bu kadar felekten gecenin bana yetecegine -bir sehirde yalniz bir yabanci olmanin eglenceli olmadigini fark ederek- karar verdim ve otele dondum, twitter'da insanlarla #GamerGate konusunu tartistim. Ne kadar ilginc, insanlar kendi fikirlerinden baska bir sey soylendiginde bile "evet, sanirim haklisin" diyebiliyorlar! Ustelik GamerGate gibi tirt bir seyi gereginden fazla ciddiye alacak kadar olgunluktan uzak olduklari halde! Sanirim Turkler'le gereginden fazla tartistigim icin bu kadar saskinim simdi.
Eger sans dilemenin olaylarin sonuclari uzerinde etkisi olduguna inansaydim, ayni etkinin casuality'i de bozabilecegine ve gecmise yonelik ise yarayacagina da inanabilirdim. Bu yuzden, bir kac paragraf asagida nasil gececegini/ gectigini ogrenecegin gorusmem icin bana sans dileyebilirsin ey okuyucu! Bakalim ise yarayacak mi?
...
Pekala, gecmise iyi dilek yollamak cok iyi bir fikir olmayabilir. Sabahtan beri durmadan yagmur yagiyor. Dun de kapali, biraz da yagisliydi ama bugun bir baska. Neyse ki her seye hazirlikli ailem bir yagmurluk ve semsiye de koydurmustu bavula. Neyse, bugun simdiye kadarki en olaysiz gundu, cogunlukla yagmurun gezmemi durdurmasindan oturu. Sabah kalktim, kahvaltimi yaptiktan sonra otobuse atlayip kuruma ciktim. O sirada nasil olduysa elimi semsiyenin kenarinda kesmisim. Onunla ilgilendim, gorusmeleri bekledim. Alfabetik sirayla almayi onerdiler, bana uyar! Ustelik gorusmeler katilimcilara acikmis, ben de neyle karsi karsiya oldugumu gormek icin dinledim. Neyse ki ilk katilan cocuk İsvicre'denmis de İngilizce konustular, sonraki iki İtalyan İtalyanca konusunca bunla ugrasamam diyip ciktim. Gorusmelere dunku sinavda yaptiklarindan basliyorlardi, ben de 5 sorudan birini yarim yamalak yaptigim icin oradan pek konu cikmadi (gerci anlasilan cok da yarim yamalak degilmis, goremedigim bir islemden baska kisimlara deginmediler) o yuzden tezime gectik. Yaklasik bir sene -ama dolu dolu, ama rahat rahat- ugrastigim bu bebegi tabii ki merakli ve anlayan bir kalabaliga heyecanla anlattim. En sonunda da gelecek planlarimi sordular. Ne sacma bir soru, ne vadede soruyorlar? Uzun vadede mutlu olmayi planliyorum, kisa vadede doktora almayi (bunun da psikolojik bir tuzak oldugunu soyluyorlar, mutlulugu hep uzaklara birakarak omur boyu mutsuz olmak) neyse, "oh fizik <3" diyerek kursuden indim. Bu anlatisin yari-ciddiyetsizliginden anlayacaginiz uzere keyfim yerinde. Bu vakte kadar umitsiz umitsiz, "bir sey cikmayacak iste" diye diye en sonuna kadar geldim, bence bundan sonra biraz neseli olmamdan zarar gelmez. Kendimi en kotusune hazirlamistim ve en kotusu olmadi, bundan sonra ne olacaksa bekledigimden iyi durumdayim.
Neyse, sonraki konusmaci da İtalyanca baslayinca hizli adimlarla uzaklastim. Durakta bekleyen otobuse atlayip sehre indim. Dun Ghibli sahnelerini animsatan manzara gitmis, yagmur altinda denizin bitip gogun basladigi noktanin secilemedigi, Viktoryan donem İngiltere'sinde gecen bir tiyatro oyunun dekoru gelmis; ben de bu yagmurlu gecedeki (hava karanlikti ama ben de biraz abartiyorum) cinayeti inceleyen yorgun dedektifim. En azindan hic kimse hayalgucumun az calistigini soyleyemez. İndigimde yemek icin hic gezemeyecegimi fark ettim, hemen duragin oradaki cafe/bar'a girdim. Girince de gordum ki bunlar sahiden de hem cafe, hem bar! Onde Starbucks'lar gibi bir sandvic sergisi, arkada kahve makinasi, tezgaha dayanmis sandvicini yiyen adam, ustte de zengin bir icki koleksiyonu. Neyse, kasadaki kiz İngilizce bilmiyormus, ben de ondan umidi kesip sandviclerin fiyatini buldum, sonunda da cat-pat anlasma usulunce zeytinli ekmege tost ve ne oldugunu bildigim sayili kahvelerden cafe americano (espresso'nun uzerine sicak su koyuyorsun: neredeyse hazir kahve, ama daha lezzetli) soyledim, tezgaha dayanip yiyiverdim. Hesap da tesadufen elimdeki tum bozuk para kadar geldi, boylece 6. gunumde harcadigim para ilk kez 10€ katlarinda oldu.
Otele gidene kadarki iki adim yolda tum ayakkabim (her seye hazirlikli dediysek de bot alacak kadar degil. Bir de sandalet almami soylemislerdi!) corabim ve pantalonum siriksiklam oldu. Kata ciktigimda oda servisini gordum, onlar gelmeden hemen soyunup giyineyim diye acele ettim ama isin asli gelmeleri de pek uzun surdu. (Cogul konustuguma bakmayin, bir tanecik goth abla vardi) Kaptirip gene kadinlarin isgucune dahil olmasina sevinecektim ama aslinda bizde de otellerde kadinlar gayet aktif olarak calisiyor. Aslinda memnun kaldigim seyin profesyonelligin uniforma demek olmadigini fark etmeleri oldugunu dusunuyordum, ama biraz daha dusununce aslinda sadece uniforma giydirecek kadar profesyonel bir otelde olmadigimi fark ettim. Sikayetim yok! Kizcagiz da yazik, "Tamam ben cikayim sen hallet" dememi cok buyuk bir ozveri falan sandi. Ah kizim, bizim eve temizlikci gelince kendi odama izinle girdigimi bilmiyorsun tabii! Sonra da bu yagmurlu havada, ictigim kahveye ragmen, yattim uyudum. Yasasin tembellik! Trieste'ye varirken ilk kitabimi bitiririm diye dusunuyordum, planladigim gibi de oldu ama burada ikinci kitabima hic ilgi gosteremedim. Sanirim en buyuk sebep tren yolculuklarimdaki ani dusus. Eh, eger yarin hava bugunku gibi olmazsa sonunda Venedik'e ugramak istiyorum (bugunku gibi olursa dogrudan Bologna'ya gecerim sanirim), belki o sirada bakarim. Saka maka, bu yolculuk da bitmek uzere.
...
Bu yolculuk da bitti! Hala İtalya'dayim ama yarin kahvaltiyi yapip ucaga binecegim. Bugune gelelim: hava gene kapaliydi. Biletimi Venedik ve Bologna olarak iki tane aldigim icin Venedik'i illa ki gezecektim. Kiyidan sehre yaklasirken aklim cikti. Floransa'yi gezerken hangi manyagin boyle bir sehir insa edecegini dusunuyordum, Venedik'te cok daha temel bir soru karsima cikti: hangi manyak buraya bir sehir insa eder ki? Sahiden de Dubai'den sonra insanoglunun dogaya ragmen bir seyler yapmasina en buyuk ornek olabilir. Sehir kurulurken etrafta olsam "Yok abi ben burada rahatim keyfinize bakin" diye kiyida kalir, bunlara da icten ice enayiler diye alayla bakardim. Sehrin yapisi konusunda benim kadar cahil olanlar icin: cok alcak adalarin uzerine yapilmis, yani 1 metre ya var ya yok. Tadina bakmadim ama tuzlu su olmasi gerek, daha da dogrusu deniz! Dogal sinirlarina tabii ki dayanmis, dahasi kulturel sinirlarina da. Bugun Venedik'e kentsel donusum yapmayi onerecek adami asarlar sanirim. O yuzden de korkunc ve guzel bir labirent. Sehrin ortasina birakacaginiz bir adamin kaybolmasindan kolay bir sey yok. Hic de Aria'daki gibi degildi ama sehir, muhtemelen tam indigim sirada yagmurun baslamasinin da etkisi vardir. Tren istasyonundan indim, bavulumu emanetciye birakacakim ama hem kuyruk cok uzundu, hem de pahaliydi, yanima aldim. Kotu fikir! Sehri boydan boya kusatan koprulerden gecerken dur-kolu indir-kopruyu gec-kolu kaldir-devam ritmi yoruyordu. Ayrica bu sehrin kulesine tirmanamadim ama o koprulerden inip cikarken bir kulelik basamak katetmisimdir. Bir de, sehirde hic araba yok. Nedense sasirtici degil! Klasik donemde at arabasi da yoktur muhtemelen, cunku arabalari basamakli koprulerden gecirmek mumkun olmasa gerek. Yukselip alcalmayan kopru de yok, cunku her koprunun altindaki su bir baskasinin "yol"u.
Tren istasyonundan inince kendimi tekrar yollara vurdum. Bir baska kesif daha yaptim: bu telefonun haritasi icin internete hic gerek yokmus, sadece yardimci oluyormus. Hala kafamda soru isaretleri var, umarim bana zorla yurtdisi tarifesi kilitlememislerdir. Doga tarihi muzesine gittim, cok iyi kurote ("curate"in turkcesi ne?) edilmis bir muzeydi, tek bir hat uzerinde istenen sekilde ilerliyordun. Bir suru fosil vardi, gercek olup olmadiklarini bilmesem de bilgilendiriciydi. Tum plakalar gene İtalyanca'ydi ama gene de genel gidisat ve İngilizce'de benzeri olan kelimeler sayesinde ana fikir anlasiliyordu. Sonra eski maceraci/ kasiflerin maceralarina ayrilmis odalara geldik ve orada keyfim kacti. Saxton Hale'i gururlandiracak bir odaydi ama ben duvarlara asilmis hayvan kafalari ve postlarinda insanin acimasizli ve dunyayi kendi oyun bahcesi sanmanin kibrinden baska bir sey goremedim. Bu bilim degil, bu spor degil, bu sadece haksiz rekabet. Azili bir hayvan haklari savunucusu degilim, vejeteryan hic degilim ama burada ne bir anlam, ne de kabul edilebilirlik bulabildim. Geri kalani guzeldi, bilimsellik tasidigina ikna olmasi daha kolay sergiler vardi, ciktigimda yagmur hemen hemen durmustu.
Sehirde kaybolduktan sonra sansin yardimiyla ogle yemegi icin bir yer bulabildim. Kotu bir yerdi, cok basarisiz bir lazanya yedim. En azindan internet bana daha guvenilir bir haritaya ulasma imkani verdi, ic adanin etrafinda genisce bir yay cizip tekrar gara ulastim ve Bologna trenine atladim. Elimdeki bavul ve yagmurlu hava icimdeki gezi sevdasini buyuk olcude yok etmisti.
Bologna'da gene ayni hosteldeyim, daha az kisinin kullandigi odayi alabildim ama sokaga baktigi icin daha gurultulu. Gidis gelisim arasinda neredeyse tum kadro degismis, gorevli kadin dahil. Susamayan bir teyze gelmis, esas sahip o anlasilan. Onceki civil civil kizlardan bile daha yardimci olma pesinde. Yeni kizlardan biri insanlari partilere cagirdi, yarin gumrukteki polisle aksamdan kalma gorusmemek icin uzuntu icinde kabul edemedim (reddettim diyemiyorum cunku ozel olarak beni cagirmamisti ama kabul edecek olsam tum yuzsuzlugumle ederdim) onun yerine universiteyi bu yaz Kanada'da bitiren Ukraynali bir oglanin hikayelerini dinledik geride kalan saplar olarak. Anladigim kadariyla geride kalan Rus cocukla da Ukrayna olaylari hakkinda konusmalar olmus, odada kalan Almanlar cok bilgilendirici bir muhabbet oldugundan soz ediyordu demin. Neyse, neyse, yarin aksam sonunda gercek bir banyo yapabilecegim icin cok mutluyum. Pazartesi ise gidecegim icinse... Eh, o kadar da degil.
...
Tembellik ne güzel şey. Son günümü anlatmak için iki gün bekledim. Eve gelmenin rahatlığı başka. Neyse, son günüme dönelim: Gene hosteldeki standart kahvaltımı yaptım, ardından havaalanı servisinin beni bıraktığı caddeye yola çıktım. Önceki gece yardımcı olmaya meraklı teyzeye servisin kalktığı yeri sorarken de normalde Bağımsızlık Caddesi'nden geçtiğini ama haftasonu trafiğe kapalı olduğu için diğer caddeye gitmem gerektiğini öğrendim. Bir önceki otobüsü tam vaktinde kaçırınca biraz beklemem gerekti ama olsun, hem havaalanı yakın, hem de daha vakit var. Kaldı ki, küçük yerin güzelliği, kapıdan geçince doğrudan check-in kısmına geçiyoruz, Atatürk Havalaanı'ndaki paranoyak güvenlik kapıları yok burada. THY çok sevgi kelebeği bir şekilde ekonomi sınıfına bir, business'a ise iki gişe açtığı için biz fakirler uzun bir kuyrukta bekliyorduk, sonra bir yerde yanlış yaptıklarını anlayıp bize de bir iki gişe daha açınca hızlandı. Burada anlatacak pek bir şey yok (aslında günün tamamında yok, bu kadar beklememin sebeplerinden biri de buydu) alışıldık havaalanı maceraları: bavul ver, kapıları bekle, uçağa yerleş, el bagajını koyarken koridoru kapatmamanın faziletleri üzerine dersleri tekrar tekrar dinle... Yemeği büyük bir dikkatle yedim, bir uçakta olduğumu kendime hatırlatmak için form krakerin üzerine tereyağı ve krem peynir bile sürdüm, normalde asla yapmayacağım şeyler. Yanımdaki zenci bir noktada saati sormakla başlayan muhabbeti ilerletti, Etiyopyalı'ymış, sigara fabrikasında çalışıyormuş, Bologna'ya eğitime gelmiş, İstanbul'dan aktarmayla dönecekmiş. İstanbul'da kaç sigara fabrikası olduğunu sordu, büyük bir şehir olup olmadığını, başkent olup olmadığını. Etiyopya'nın başkenti (adını unuttum) 6 milyonmuş, söyleyişinden ülkenin en büyük şehri olduğunu çıkardım. Başka şeyler de söyledi ama pek anlayamadım. Neyse, sonunda Marmara üzerinde geniş bir yay çizip yere indik. Tekrar telefon görüşmeleri yapabiliyor olmak bir haftadan sonra ilginç geldi. Düşününce, pek de büyük bir eksiklik değilmiş.
Millet beni Türkiye'ye döndüğüme pişman etmek için pasaportu sınır polisine göstermemi bile bekleyemedi. Arkamda çeşitli ayılar yabancıların girdikleri kuyruktaki birine bakıp hakkında gayet sesli yorumlar yapıyordu. Ah, ne harika bir ülke! Sonrasında da, akşam 4'te metrobüse binen her insan gibi İstanbul'dan nefret ederek eve döndüm. Gerçek bir banyoyu da bir gün beklettim, bu sabah da bu kadar erken uyanıyor olmaya şaşıra şaşıra işe gittim. Tekrar merhaba gerçek hayat!
...
Tembellik ne güzel şey. Son günümü anlatmak için iki gün bekledim. Eve gelmenin rahatlığı başka. Neyse, son günüme dönelim: Gene hosteldeki standart kahvaltımı yaptım, ardından havaalanı servisinin beni bıraktığı caddeye yola çıktım. Önceki gece yardımcı olmaya meraklı teyzeye servisin kalktığı yeri sorarken de normalde Bağımsızlık Caddesi'nden geçtiğini ama haftasonu trafiğe kapalı olduğu için diğer caddeye gitmem gerektiğini öğrendim. Bir önceki otobüsü tam vaktinde kaçırınca biraz beklemem gerekti ama olsun, hem havaalanı yakın, hem de daha vakit var. Kaldı ki, küçük yerin güzelliği, kapıdan geçince doğrudan check-in kısmına geçiyoruz, Atatürk Havalaanı'ndaki paranoyak güvenlik kapıları yok burada. THY çok sevgi kelebeği bir şekilde ekonomi sınıfına bir, business'a ise iki gişe açtığı için biz fakirler uzun bir kuyrukta bekliyorduk, sonra bir yerde yanlış yaptıklarını anlayıp bize de bir iki gişe daha açınca hızlandı. Burada anlatacak pek bir şey yok (aslında günün tamamında yok, bu kadar beklememin sebeplerinden biri de buydu) alışıldık havaalanı maceraları: bavul ver, kapıları bekle, uçağa yerleş, el bagajını koyarken koridoru kapatmamanın faziletleri üzerine dersleri tekrar tekrar dinle... Yemeği büyük bir dikkatle yedim, bir uçakta olduğumu kendime hatırlatmak için form krakerin üzerine tereyağı ve krem peynir bile sürdüm, normalde asla yapmayacağım şeyler. Yanımdaki zenci bir noktada saati sormakla başlayan muhabbeti ilerletti, Etiyopyalı'ymış, sigara fabrikasında çalışıyormuş, Bologna'ya eğitime gelmiş, İstanbul'dan aktarmayla dönecekmiş. İstanbul'da kaç sigara fabrikası olduğunu sordu, büyük bir şehir olup olmadığını, başkent olup olmadığını. Etiyopya'nın başkenti (adını unuttum) 6 milyonmuş, söyleyişinden ülkenin en büyük şehri olduğunu çıkardım. Başka şeyler de söyledi ama pek anlayamadım. Neyse, sonunda Marmara üzerinde geniş bir yay çizip yere indik. Tekrar telefon görüşmeleri yapabiliyor olmak bir haftadan sonra ilginç geldi. Düşününce, pek de büyük bir eksiklik değilmiş.
Millet beni Türkiye'ye döndüğüme pişman etmek için pasaportu sınır polisine göstermemi bile bekleyemedi. Arkamda çeşitli ayılar yabancıların girdikleri kuyruktaki birine bakıp hakkında gayet sesli yorumlar yapıyordu. Ah, ne harika bir ülke! Sonrasında da, akşam 4'te metrobüse binen her insan gibi İstanbul'dan nefret ederek eve döndüm. Gerçek bir banyoyu da bir gün beklettim, bu sabah da bu kadar erken uyanıyor olmaya şaşıra şaşıra işe gittim. Tekrar merhaba gerçek hayat!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder