Babam aktif olarak benim üzerimde indoktrinasyona hiç girişmedi, ancak yıllar içinde fikri olarak birbirimizi etkilememiz kaçınılmazdı, bu vesileyle artık ben de sosyeteye Marksist bir okumayla yaklaşıyorum. Çok incelikli yaklaştığımı iddia etmeyeceğim, binlerce insanın fikri, kaç imbikten geçerse geçsin, hızlı bir şekilde sindirmek için çok fazla. Gene de, Tatava yazımda değindiğim kabüllere bile girmeden, sadece temel toplumsal mekaniğin sınıflılık olduğu fikrinden yola çıkan bir okuma çoğu zaman yeterli oluyor.
Ne ilginç, aslında herkes aynı şeyleri söylüyor: "Devlet kötüdür, herkes özgür olmalıdır" vs. vs. O yüzden bugün "liberal" kadar içi boşaltılmış bir kavram yok. "Özgürlük" o kadar iyi satıyor ki herkes bunu bir şekilde programına katmak zorunda hissediyor. Sorun, "özgürlük!" sloganın içinde görünmeyen bir "(kime özgürlük?)" sorusu olmasında. Bunun en güzel örneği pek sevgili liberterler. İstekleri temelde "insanlar üzerinde güç kurarken beni durdurmayın!" olarak özetlenebilir. Buyrun izleyelim.
Ne kadar güzel, değil mi? "Ah, evet, ben şiddete ve tehdide karşıyım, bunu yapmazdım." Refleksif olarak herkese bunu söyleterek başlayıp ilerlemek ne de güzel. Öyleyse problem nerede? Bu aslında bazı temel önkabülleri unutabilirsek kolay bir bulmacaya dönüşüyor. Şiddete karşı mıyım? Genelde. Örneğin o mavi süeterlinin yerinde olsam muhtemelen George'u pataklamazdım. Ya Oliver olsaydım? Bilmem. Anglosakson kültürü altında gelişen Batı dünyası sahiden Protestan ahlakı benimsedi mi? Yani her şeyin kendinden geldiğini, daha doğrusu, ilahi bir hakedişle kader tarafından bahşedildiğini? Belki ben de talihsizliğimi kendi içsel bir kabahatime atfederdim ve kabahatimi ben ve çocuklarım olarak acı çekerek yaşardık. Belki de, çocuklarım açken sıcak evinde tıkabasa dolu buzdolabını açıp açıp ne alacağına karar veremeden dönen George'un ağzını burnunu kırardım. Kulağa vahşi mi geliyor? Ahlaksızca mı? Yanlış mı? Bilmem. Nasıl "ahlaklı" olunuyor? Hatta, ahlak nedir? Buna herkes "evrensel ahlak"ın ne olduğunu bilerek yanıt verecek ama herkes farklı bir yanıt veriyor. Nasıl olur? Sanırım hepimiz, her zaman, kişisel ahlaktan söz ediyoruz, değil mi? Öyleyse ben kendimi hiç kötü hissetmeden George'u dövebilirim.
Yani işin esprisi burada: "Devlet bizi nasıl şiddetle ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla tehdit edebilir?!" diye ağlamak yersiz, yaşam standardındaki farklılığın her zaman bir şiddet tehdidiyle sonuçlanmasından doğal bir şey göremiyorum. Bu liberterlerin isteklerini şimdi daha iyi anlamaya başlayabiliriz: onlar devletin servislerinden faydalanırken sorumluluklarını üstlenmek istemiyor. "Beni şiddetten koruyacak bir mekanizma olsun," diyebiliyor ama bunu bedavaya istiyor. Ya da haydi sadece devlete karşı olsunlar ve bu korumayı özel bir firmaya yaptırsınlar. 1000 lirayı ayda 1 liraya koruyacak adamlara nasıl güvenecek? Yoksa 1000 lirayı ayda 100 liraya mı korutacak? O zaman teknik olarak devletin istediği vergiyi firmaya ödemiş oluyor sanırım, değil mi? Kaldı ki, kaşınması gereken daha önemli bir önkabul var: kişilerin şiddete karşı korunmasında anlaşabiliriz, "mülkiyet"e bu ayrıcalığı veren nedir? Neden mülkiyeti bir hak olarak görmek zorundayız? Gene protestan ahlakı denen yaklaşıma başvurup "ben, bunları hak edecek meziyetlere sahibim, sen değilsin." mi demeliyiz? Yaşamı bir kişisel gelişim kitabı gibi, sürekli dünyayla (kendimizi kandırmayalım, "kendimizle yarış" diye bir şey yok) yarış halinde geçirmek zorundayız yani? Bunu da belki kabul edebiliriz ama ya "Tatava" yazımda söz ettiğim kapital birikimi ne olacak? Her yeni nesilde aynı yerden başlanmayan bir yarışın geriden başlayanları umutsuzluğa düştüğünde ne yüzle şaşırıp yarışın ne kadar adil olduğunu anlatmaya çalışacağız?
Pekala, burada kendimden geçip antropoloji tezi yazdığım kısmı sildim. Erk güzellemesine(!) de gerek yok. Kısa bir yazı olmasında da sakınca yok, gereğinden fazla büyütüp tamamlayamadığım matematik yazılarımdan en azından bu dersi çıkartabilirim. Ana fikir, şiddetsiz bir toplum benim için bile fazla iyimser bir fikir. Devlet şiddetini istemiyor olabilirsiniz, inanın ben de devlet erkine bayılmıyorum, ancak onun yerine gelecek olan şey ne? Bu boşluğu Oliver'e para vermeyerek mi karşılıklı güvenle dolduracağız? Yoksa malzeme istifleyip kendi çetemizi mi kollayacağız? Sahiden, devletçilikten uzaklaştığımız an kabileciliğe dönmek midir bunun çözümü?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder