2016-03-04

*shrug*: Giriş

efendim bilenler bilir, gezi günlükleri konusunda kendimce bir ünüm vardır (ciddiyeti bir anda kaybetmek... bu blog'a uzun zamandır yazmıyorum demek ki) gene bir yolculukta düşüncelerimi aktarmak üzere blog'a geldim, ancak bu biraz farklı: fiziki değil, fikri bir yolculuk olacak. uzun zamandır isteyip sinirlenmekten elim gitmeyen bir kitabı, bir anathema'yı okumaya başladım: atlas shrugged! kitap felsefilik iddiasıyla yola çıktığı için, önerdiği felsefenin de benim algıma ziyadesiyle ters düşmesiyle, eleştirel bir şekilde okuyacağım, bu tartışmayı da burada aktaracağım. kitap uzun, dolayısıyla bu yazı dizisi de uzun olacak. 3 kısımdan oluşan bu kitabı 3 (+1, bunu da sayarsak) yazıda inceleyeceğim, arada da örneğin 2.5 gibi altbaşlıklar olacak, bu örneğin ikinci kısmın beşinci bölümünün düşündürdüklerini anlattığım anlamına gelecek.

[hızlı not: kısım isimlerinin çevirisi işin esprisini yoketmiş. türkçede "itirazsız, ya öyle ya böyle, gerçek gerçektir" dedikleri kısımlar aslen "non-contradiction, either-or, A is A" imiş. bunlar da platon'un mantıksal kanunlarına atıf:
  • (the law of) noncontradiction: bir şeyin hem olup hem olmaması mümkün değildir (iki halin bir arada olması mümkün değildir)
  • either-or (the law of excluded middle): bir şey ya oluyordur, ya da olmuyordur. (ve bu yüzden de üçüncü bir hale imkan yoktur)
  • A is A (the law of identity): bu en bariz görünen diyorlar. anafikir makul bir iletişim için, sembollere anlamlar atayıp bu atamada hemfikir olmak gerektiği. örneğin ben (aristo'nun örneğinden gidersek) "insan" yazdığımda (türkçe okuma bilen) herkesin aklında aynı şey canlanacaktır. demek ki bu 5 karakterlik sembolün ne olduğu konusunda bir mütabakatımız var, dolayısıyla "insan insan demektir" diyebiliriz. bariz dedikleri için bariz zorunda olmak değil ya!]
madem giriş yazısındayız, önsözlerden başlayalım: neden bilmem bir para babasının (turgay ciner), yazarın ve bir reklamcının (serdar erener) önsözlerini okuyarak başlıyoruz. önsözden, özellikle de reklamcınınkinden midem bulandı. iş adamının kalkıp bana "zenginlerin üzerine çok gidiyorsunuz. dünyayı bu refah düzeyine biz çıkartmadık mı?" ve "bencilsem bencilim kardeşim!" demesi kabul edilebilir (zaten bilirsiniz bencillik/egoizmle çok büyük sıkıntılarım yoktur), yazarın önsözü biraz daha problemli: diğer hiç bir şeye değil ama "kimsenin bana yardım etmek gibi bir görevi olduğunu düşünmedim" diyen, kitap boyunca da bunu destekleyeceğini belli eden birinin kanser olunca devlet desteği almasına itirazım var. filozoflara değişmeme hakkı tanımıyor değilim, ancak tutarsızlığı hoş göremem.
reklamcının önsözüyse tam bir reklamcı yazısı, başlığı "bu kitap kime satar?", ondan sonra da çeşitli ilkel sosyal bilim varsayımlarıyla insanları iyi ve kötü olarak ikiye ayırıp devam ediyor. anlaşamadığımız nokta: adam "insanın tabiatı şu mudur yoksa bu mudur?" diye soruyor, bense "insanın tabiatı diye bir şey var mıdır, yoksa bu tamamen konjektürel bir kavram mıdır?" diye. sonra da insan doğasını rand'dan ilhamla işyapanlar ve otlakçılan olarak ayırıp sosyal darwinciliği savunuyor: "otlakçılar biraz geriye çekilsin, iş yapanlara çok müdahele etmesinler". bunda da, burada zaman zaman değindiğim (kapital) birikimi hiç görmüyor ama olsun.

ve böylece, kitabımız başlıyor!

[2. not: kitap fena değil. fazlasıyla didaktik, karakterler inceliksiz, aşırı derecede karikatürize. aslında bu didaktiklik içinde fazlasıyla uzun bir tiyatro oyununu andırıyor, sahne seçimleri bile verilmek istenen mesaja yönelik tasarlanmış: pis otlakçıların oturup hain planlar yaptığı bar dar tavanlı bir mahzen (ama bir gökdelenin en üst katında, anlarsınız ya, bu otlakçıların parasal zenginliğine rağmen aşağılık doğalarını korumalarına bir işaret) ya da süper başarılı kapitalist dedenin heykelinin olduğu terminal geniş, ferah, adeta bir tapınak! (terminallerin geniş ve ferah olması eşyanın doğasından, gel gör ki tapınak benim değil yazarın sözü) (bir de, bir gökdelenin altına nasıl terminal hayal etmiş anlamak zor. kıçı kırık metro istasyonu değil, kocaman TERMİNAL! minor olarak felsefe değil inşaat mühendisliği okusaymış keşke) ama bu didaktiklikten, dümdüzlükten ötürü de hızlıca okunuyor. hiç "acaba yazar bana burada ne anlatmak istiyor?" diye düşünmeme gerek kalmadı, yarı-entelektüel bir dizi izlermişim gibi merakla okuyorum. bir de yanına mısır patlatsam tam olacak]

[güncelleme 2016-08-01: ağustosa kadar bir şey yazmamadan anlaşılacağı üzere bu proje dolabımın tozlu raflarındaki yerini aldı. kitabın o kadar da ciddiye değer olmadığını okuduğum her sayfada biraz daha fazla anladım, vaktimi onu okuyarak belki çok boşa harcamış olmazdım ama bir de üzerine bölüm bölüm şikayet mektubu yazmak? lütfen, yapacak daha iyi işlerim var!]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder