2015-09-19

Kayıp

gören de canım sıkkın sanacak... yok, sadece yazıya bu başlığı atınca aklım Lost isimli iki şarkıya gitti. hadi ilki sadece biraz mekanikleştirilmiş bir sesin "kimim ben?" diye sormasıyla başlıyor, diğeri daha da fena:
Kitlesel hüsran
Oldu bedeli:
Küresel depresyon
Yaşam durdu, tüm aşk kayboldu.

anlaşılan metalciler kaybolmayı pek kaldıramıyor. eh gerçi ben daha mı iyiyim? belli ki değil, bir başka gece bir başka sıkkınlıkla blog'un başına geçmişim. zaten kendimi tanıdıkça buna şaşırmayı da bırakıyorum. güzel şeyleri anlatmaktansa yaşamayı tercih edince anlatmak için elimde eni konu ya suya sabuna dokunmayan teknik parçalar ya öfke krizlerim ve huysuzluk nöbetlerim kalıyor, ya da şimdi olduğu gibi elimdeki çubukla kumu "meh, ne yapsam ki?" diye dürtüklediğim denemeler. neyse, ne diyordum, mille amcayı saygıyla ansam da en azından bu anki kayıplığımda yaşamın durup tüm aşkın kaybolduğuna katılamayacağım. ama hikaye bu değil, hikaye başka:

yatağıma uzanmış kitabımı okumaya çalışıyordum (rüyanın öte yakası, harika bir kitap, vakti geldiğinde başka yerlerde daha detaylıca överim) ama olmadı. anlaşılan bu aralar yeterince dedikodu yapmışım ama yeterince konuşmamışım. [bir dakika, bu yaptığımı konuşma yerine mi koyuyorum? demek ki kendi kendime konuşmaktan söz ediyormuşum.] o yüzden ben de bir kere daha üretmek için blog'uma döndüm. kafamda hangi tilkiler dolaşıyor ha?! maalesef pek bir şey yok, beni şanslı bir adam gibi hissettiren güzel bir hanım çoğumu kaplıyor. geri kalanı da çoklukla geri kalanın ne kadar az olduğuna endişelenmekle geçiyor. bir zamanlar gündeme dair yazılar yazmamak için bilinçli bir çaba gösteren birinin blog'u için gitgide politikleştiğini fark etmişsinizdir. hayatım da öyleydi, ancak bir noktada (sanırım ülkenin temizlenmesi pek zor bir politik pislik çuvalına döndüğünü, ya da belki hep öyle olduğunu hissettiğimde) ilgilenmemek için tekrar özel bir çaba göstermeye başladım. ne güzel, güya sinir-sitresten uzak kalacaktım ama öyle ha diyince kalınmıyormuş. kendimi büyük bir heyecanla izlediği reality show gösterimden kalkmış müdavim gibi hissediyorum, işin kötüsü bu gösteriyi izlemek de fena. milletin uyumsuz etek ve gömlek giymesine ya da "ay A'ya ne kadar gıcığım ama B şahane" diye dedikodu yapmasına gülüp patlamış mısır fırlatarak bakabilirim ama sahnedeki oyun gerçekliğe birilerinin canıyla yansıyınca o kadar da eğlenceli olmuyor. neyse, ben de o sırada hevesimi biraz alsın diye abd 2016 başkanlık seçimlerine bakıyorum, en azından o bana biraz daha dolaylı bir şekilde yansıyacak.

amerika'da bernie sanders diye pek eğlenceli bir aday adayı var. adam sosyal demokrat (hatta gazeteler "öcü" demek istediklerinde söylediklerine inanırsak "sosyalist") ve bu sebepten ötürü tabii ki seçilemeyecek (başka nedenler de var: büyük ölçekli bağışları kabul etmiyor ki gördüğüm kadarıyla abd başkanlığı kazanmaktan ziyade satın aldığın bir yer) ama ilginç olan genç liberal (ve kimi genç muhafazakar) seçmende en iyi tepkiyi alan adaylardan biri olması, ben dahil ki ben seçmen bile değilim! tamam, burada kötü gazetecilik yapmaya başladım, demokrat partinin dişe dokunur adayları zaten iki tane (hillary clinton ve bernie), o yüzden "onlardan biri" demem manasız. esas ilginç nokta hitap ettiğinin gençler olduğunu söylemem. acaba bunda bu seçimleri çoğunlukla sosyal medyadan takip etmem, onda da çoğunlukla gençlerin hareketli olması mı? çünkü adamın söylediği altı kazınan orta sınıfın toplum üzerindeki zararlı etkileri ve geleceğin sağlam temeller üzerine inşa edilmesi için bir gelir dağıtım/vergilendirme reformu yapılması gerekliliği. gençlerin orta sınıf hassasiyetleri bu kadar heyecanla sahiplenmesi sahiden de ilginç geliyor, öte yandan karşılanabilir bir eğitim ve sağlık sisteminin cazibesine kapılmalarını anlayışla karşılayabilirim.
yani evet, bu adamın kazanması şimdi gerçekçilik olarak bir rüyaya eşdeğer ama aday adayı olması bile amerikanın ezberine büyük bir darbe, eh, amerika da dünyanın bir numaralı "amerikan rüyası" üreticisi olduğuna göre küresel olarak da ufak bir titreşim yaratacaktır. heyecanla bekliyorum!

sonra, efendim, geçenlerde hükümdar'ı okudum, aydınlatıcı geldi. temel olarak diyor ki "siyaset siyasettir, burada vicdana ne gerek, ne de yer var." vay! işte sahiden de kendi küçük dünyamda ne kadar beklersem bekleyeyim aklıma gelmeyecek bir fikir. böylece ben de artık ne kadar ufak olsam da bir siyasi aktör olarak seçimlerimi vicdan penceresinden değil siyasi emellerim doğrultusunda yapmaya başladım. ha seçimlerim değişti mi derseniz hayır, ama artık bunları "böylesi yeryüzünde cenneti yaratacak" diye değil de sadece arzularımın bu yönde olduğunu söyleyerek temellendiriyorum, açıkçası bu yeni dürüstlüğümden ötürü de kendimi çok daha özgürleşmiş hissediyorum. bu da bizi çeşitli sorulara getiriyor: siyasi hareket her zaman kişisel kazanç için midir, kişisel kazanç illa sadece kişisel olmak zorunda mıdır, Machiavelli vicdanla ilgili bu lafları ettiği için kötü biri midir ve önceki soruyla bağlantılı olarak, adam "vicdana yer olmamalıdır" mı diyor, yoksa sadece "yoktur" mu diyor? şimdi, eğer son sorunun yanıtını "yoktur" diye değil de "olmamalıdır" diye görüyorsak, üstüne üstlük bunu da siyasette vicdana yer vermiş bir ortamda yapıyorsa, yani erk odaklarını (bu kelime grubu da güzel hani) kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek için yanlış yönlendirmiş diyorsak... işte o zaman, hala kötü diyemeyiz, belki diyebileceğimiz en fazla "makyavelyen" olacaktır: kendi siyasi çıkarları için vicdansız bir iş yapıyor, ama bu da zaten adamın en başından beri söylediği şey! sözle belirttiği şeyi amelle de yaptığı için adama kızabilir miyiz? ben kızamam. bunu bir kenara bırakalım, eğer söylediğini "olmamalıdır" değil de "yoktur" diye okuyorsak, yaptığına o zaman iyi bir şey diyemez miyiz? en azından bu oyunda vicdana yer olduğunu sanan saftirikleri (benim gibi) uyarmış oluyor... sanırım esas sorun insanların güç için ne kadar kötüleşebileceği sorunu... eğer içten içe bunun bir üst sınırı olduğunu, nasıl bir güç önerirsek önerelim bazı şeylerin -evrensel bir şekilde- yapılamayacağına inanıyorsak o zaman vicdana siyasi yaşamımızda yer vermeye devam edebiliriz. bense, hem adamın anlattığı hikayeler, hem de kendi yaşadığım zamanın hareketli siyaset sahnesine bakarak, o kadar ümitli davranamıyorum. o yüzden diyebilirim ki: teşekkürler niccolò! 500 sene geçti ama sonunda söylediklerini duyabildim.

bunlardan da başka, okuyup dinlemeye devam ediyorum. okumak hadi neyse ama dinlemek çok mesai almaya başladı, nedense tüm gruplar 2015 yaz-sonbaharını yeni albüm çıkarmak için harika bir zaman olarak kararlaştırmış. david gilmour bile yeni albüm çıkardı, ya da iron maiden 5 seneden sonra çıkardıkları albümü kariyerlerinin ilk çift diski yaptı falan. eh tabii bir de işin konser ayağı da var... itiraf etmeliyim, yazın en akılda kalıcı (büyüleyici!) konseri behemoth'undu. adamlar artık şımarıklıkta çığır açıyor, konseri tepeden vuran spot ışığın altında yüzlerinde maskelerle kıpırdamadan neredeyse bir dua eder gibi bitirmek nedir? dinlerken yaşadığım "yok artık!" hissini izlerken de yaşatabildiler, olmamam gereken kadar şaşkınım (olmamalıyım, çünkü bu adamları gene bir konserde görüp "yok artık!" diye ilk görüşte hayranları olmuştum)

ahh, evet evet, üç aydan üç aya blog yazmak gerekiyor sahiden de, aralıkta görüşmek üzere!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder