nihilizm demişken... bölümde bir çocuk var, biraz gözlemledikçe esas nihilistin o olduğu kanısına vardım. hayat mottosu "hayat boş pompala coş!" olsa şaşırmam! (bu, bu mottoyu layık gördüğüm ikinci arkadaşım ve ilk seferinde düşündüğümü burada da tekrar edeyim: "gene de, ışid gibi 'hayat boş bombala coş!' demelerine tercih ederim) peki nasıl bir nihilizmden söz ediyorum? "hayat anlamsız, o yüzden saçımı bir gözümün önüne doğru uzatacağım" değil kesinlikle (zaten gerçek hiççilik bir üniforma ve grup aidiyetinin yarattığı kardeşlik hissine ihtiyaç duyar mı?). daha ziyade yapılan her şeyin içsel bir değersizlik taşıdığı ve keyifli, estetik, uğrunda gerek dille gerek yumrukla kavga etmeye değer hiç bir şey olmadığı yönünde bir inanç. bu bakımdan, her ne kadar geçenlerde bir arkadaşımla romantizmin zararları üzerine tartışsam dahi, özümde bir romantik olduğumu kabul edeceğim. (hayır hayır essence'dan değil, deep inside'dan söz ediyorum)
eh, ne de olsa kim olduğum sorusuna "an admirer of beauty" yanıtını veriyorum. (ve ne olduğum sorusuna da "bir erksiz" diye. erksizlik bir nihilizm midir, tartışın)
ve bu nihilizm (ki kimi müslümanların haklı bir şekilde "ulan bu ateistler nasıl bir mantıkla 'bu kadar koca bir evrende nasıl tanrı olur? tüm dindarlar aptaldır!' diyor anlayamıyorum" dediğinde şikayet edilen de budur) özellikle 19. yüzyılda tanrıyı öldürdükten sonra çok daha baskın hale geldi. ben de, bir ateist olarak, yakınlarda hakkında yüzeysel bir okuma yaptığım kant felsefesini ve onun tanrıyı -varlığı/yokluğu meselesini bir bilgi sorunu olmaktan çıkararak- şart koşmasını düşündüm. aslında kant -anladığım kadarıyla- omni- bir tanrıyı değil, bilakis bunu olmamasıyla evrensel bir tanrıyı, içsel bir tanrıyı şart koşuyor. kant'ın tanrısı, nihilizmle aramızdaki kalkandır. aslında şart koştuğu şeylerin diğer ikisi de öyle: özgür iradeyi ve sonsuz ruhu reddersek, yani yaptığımız her şeyin deterministik bakış açısıyla haklı çıkarılabileceğini ve yaptıklarımızın bizim dışımızda bir kalıntısı olmayacağını ileri sürersek sonunda kendimizi değersizliğin nihil çöllerinde bulmamız kaçınılmaz.
iyi demişsin kant! düşününce, ne kadar ateist olursam olayım, senin dediğin(i sandığım) tanrıyı ben de takip ediyorum. şöyle bir farkla: ben bu tanrının zamansal ve toplumsallağına inanıyorum, yani dışsal tanrıyı öldürdük ve ondan arta kalan boşluğu biz kendimiz doldurmak zorundayız. modern insanın sıkıntılarını yaratan ani toplumsal değişikliklerden biri de bu işte.
(bu arada, ölümsüz ruh'u da (anladığım şekilde) takip ettiğimi kant okuyunca fark ettim ama determinzm-özgür irade tartışmasını ben de kant gibi bilinemez olarak sınıflandırıp özgür iradeyi varsaymıştım, en azından bu konuda kendi sırtımı sıvazlayabilirim! aferin a.!)
pekii... hadi eğri oturup doğru konuşalım (actually, let's not. şu an alışveriş merkezi kahvecisindeyim, eğri oturmam milletin 'hüop birader'leşmesine yol açmasın) noldu da kendimi bu hiçlik çölünde buldum? yüzleşmek istemediğim kimi hakikatlerden daha fazla kaçamadım. ilki de, içimdeki bu vahşi hayvanı öldüremedim. öldürememek ne kelime, onu seviyorum. tehlikeli biri olduğumu biliyordum, krallıkları sandallı ayaklarımın altında parçalamak istiyordum, ama sadece yıkıntılardan daha güzel bir hükümdarlık kurmak istediğimi sanırdım. şimdi görüyorum ki... kötü bir anımda yıkıntıları aleve verip küllerine tuz dökerim.
ama gerçek mesele bu değil, değil mi?
hayır, gerçek yüzleşme şu oldu: bu. bir. AYRILIK! huf, tamam, söyledim. pek memnun olmadığım bir ayrılık sürecinden geçiyorum ama içimde bir yerde kendimi kandırmak adına bunun (yakın gelecekte) çözüleceğine yönelik bir inancım vardı. şimdi öğrendim ki... d. hanımın hayatında bana şu an yer yok. ve işte şu an kendimi nereye koyacağımı bilemiyorum. evet, duygusal olarak dünyaya daha açığım. evet, kendimi kapattığım o kutudan çıkardım. ama dünyaya açıldığımda ne buldum? kendimi, ve kendimi istemiyorum. hatta xyz şeyini de istemiyorum. şu an d. hanımı bile istemiyorum, not when i know i have no place in her life right now. e öyleyse? hiç bir şeyde estetik veya etik bir değer olmadığına mı inanacağım? yoksa kendimi saf bilgi teknisyenliğine geri vurup "dünyayı aydınlatma" etik görevimi yaparak vicdanımı mı rahatlatacağım/buna inanacağım? şu an neyde değer var? eldeki en temel değer olan tinsel hazların bile bir anlamı yok. yemek, içmek, sıçmak, sikişmek... meh, kalsın. el ele gün batımında göl kenarında bir yürüyüş, ördeklere ekmek fırlatmak? sağol, almayayım. arkadaşlarla vur patlasın-çal oynasın'lı parti? yaani... iyi niyetini anlıyorum, belki başka sefere. müzik? ... hmm, bak bu olabilir. kendimi verdiğim ucuz uyuşturucular arasında odama kapanıp çeşitli ilginç bas ve davul örüntüleri olan şarkıları "ulan adamlar bunu nasıl çalmış yahu?!" diye dinlemek. gel gör ki, en son bu hislere kapıldığım -kapılmakla yetinmeyip bu blog'da bile belgelediğim- dönem bana gösterdi ki... aslında bunu da istemiyorum. zaten kendimi odama o kadar kapamamak istiyorum ki bu yazıyı giyinip kuşanıp bir sürü de yol yürüyüp gittiğim kahvecide yazıyorum (kahve de fena değil ama çok şart olsa evde de içerdim)
şu paragraf ayrımını laf bitti diye değil de okuması biraz kolaylaşsın diye attım. yazı duvarı yazı duvarı nereye kadar?
neyse, ne diyordum? ... ayrılık ve içimdeki hayvan. ha evet! bu vaziyetle nasıl yüzleşeceğimi bilemediğim bir zamanda hiddet ve şehvetten ibaret bir canavara dönüşmüştüm. şimdi hiddet -herhalde ilaçlardan- geçti, şehvet de depresyondan. kendi fizikselliğimden keyif alabilmek adına şınav çekiyorum, bu bir değişiklik. belki göğsüm biraz daha şekil kazanırsa ne zamandır istediğim şu dövmeyi yaptırırım. ben de hayatımda iyiye yönelik kimi yatırımlar yapayım değil mi?
ha bir de tam bir sosyal çöküntü anındayım. zaten uzun zamandır sosyal ihtiyaçları istediğim samimiyetle çözemiyordum, şimdi üstüne kendi... iş bilmezliğim/hıyarlığım yüzünden daha da kötü bir yere yerleştim.
sorun ne biliyor musun/muyum? dürüstlüğü, samimiyeti bilmiyorum. insanlara güvenmiyorum, istediğim samimiyeti onlara sunamıyorum. zaten modern insan sıkıntılarının biri de bu değil mi? topluluk birliğinin çözülmesiyle (kötü nedenlerle de değil hani, eğer topluluk birliği bize nazileri verecekse) sosyallikleri ne seviyede kurmalıyız, herkesle iş arkadaşı seviyesinde bir arkadaşlık mı kuruyoruz? (benim "ilişkiyi profesyonelleştirmek" dediğim şey) buna tepki olarak -aslında tarihsel kökenine de çok benzer şekilde- her şeyi romantize ettiğimi hissediyorum, ama bu defa da bu zamansallıkta ona yer yok. neyse, neyse ki yaşlandım da biyografim "hüzünlü şiirler yazıp 27'sinde intihar etti" diye bitmeyecek (rip kurt cobain)
ama diyorum ya, bu romantizme de bayılmıyorum (bir arkadaşa bir gün laf arasında "içimde öldürmeye çalıştığım bir şair var" dememin de gösterdiği gibi) çünkü 1) şikayetimi bile romantize ediyorum, yok efendim neymiş içindeki şairmiş falan 2) daha kötüsü, ayılığımı bile romantize ediyorum! yahu, iki gözüm ben, ne demek "hiddet ve şehvetten ibaret bir canavar"? şuna efendi gibi yontulmamış odun desene? işte benim "ölümsüz ruh"um da bu: insanların benim hakkımda iyi şeyler demesini istiyorum. niye? sorsak "yok yauv ne alaka?" derim ama kendimi bu allayıp pullayıp pazarlama neden? kendi kusurlarımla olabildiğimce dışarıdan, kritik ve ince eleyen bir bakışla yüzleştiğimi düşünürüm ama insan kendi dışında bir varlık değil ki: yüzleşilen bu kusurları anlayıp anlatan da gene ben olacağım, gene benim kusurlarımın süzgecinden geçmiş bir hikaye çıkacak ortaya.
bir sıkıntı da şu: romantizm, şu çirkin reeliteyi allayıp pullamak, zor ve vakit alan bir iş. o yüzden tüm yeteneğim dandik deneme yazılarımda harcanıyor. kafamda estetik senaryolar kurmak için bir sürü lüzumsuz zihni enerji harcıyorum.
bak yazıyı faux-felsefi tartışmalarla açtık, faux-sanatsal tartışmalarla bitirelim: '90-'00 metali ne güzelmiş yahu! aklım çıkıyor (iskandinav black metali hariç, ki onun bile çok kütür kütür örnekleri var: immortal, emperor) şimdi 2000 yılından progresif bir albüm dinliyorum da, bu nasıl bir duygululuk halidir, nasıl bir enstrüman hakimiyetidir, ve lanet olsun ki nasıl bir underrated'lıktır?! ULAN BU GRUBU NEDEN BEN BU YAŞIMA KADAR "aabi süpermiş yeaa" diyen arkadaşlarım vasıtasıyla öğrenemedim?! neden müzik programının tesadüfi önerisine kaldım? yapmayın etmeyin arkadaşlar, fates warning dinleyin adamlar çılgın atıyor.
haydi, bir sonraki senenin nefretinde görüşmek üzere (*.*)/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder