Ufak bir tepeydi, ölmek üzereydi. Haşatı çıkmış bir ağaç, solmuş çimler. Kemirgenler başka yerlere taşınmak için fırsat kolluyordu, daha iri memeliler ise çoktan gitmişti zaten. Burası için tarihin her hangi bir anında 'orman' demek mümkün değildi ya, bir zamanlar hakkında söylenebilen 'koru' lafı da bir abartı haline geldiğinde kuşlar da gitmişti. Çok, çok eskiden yani. Öldüğünde ne olacaktı peki? Bir tepenin kalıntısını, enkazını, cesedini ne gömebilir, ne de yakabilirsin. Öylece duracaktı işte, 'bir zamanlar başka şeyler oluyordu, bundan daha güzel şeyler' dercesine. Kime diyecekti? Kim anlayacaktı? Kim anladığında 'sahiden de daha güzelmiş!' diyecekti? Bir ihtimal şimdi sırtını şu ağaca yaslamış adam, belki o bile değil. Adam kibardı, yaşına hürmeten ağırlığını ağaca çok vermemeye çalışıyordu, bir de tabii, ağacın bunu kaldırıp kaldıramayacağı sorunu vardı. İşte bu kibarlıktan ötürü adamın yıllar sonra tepeye bakıp 'güzellik görecelidir, şimdinin eskiden güzel olmadığını iddia etmek mümkün mü?' değil de 'ah eski günler! ah benim canım tepem' deme ihtimali vardı.
Adam tepede oturmuş, eteklerdeki harabeye bakıyordu. Elinde bir kalem, parmaklarının arasında oynatıyordu. Kağıdı yoktu, kalemi bir şeyler yazmak için değil de oyuncak olsun diye taşıdığını belli etmekten çekinmezdi. Yazabileceği şeyler keyfini kaçırıyordu, kalemini yazmaktan çok yazdıklarını karalamak için kullanmaya başladığında yazmaktan vaz geçmişti. Mektuplarına artık yanıt vermiyordu, kalan bir iki arkadaşını o garabetleri okumak ve ciddiye almak zorunda bırakmak istemiyordu. Sigarasını yere attı, üzerine basıp söndürdü. Sigara içtiğinden değil, ama sigarayı seviyordu. Bir şeyleri yakmak, bir şeylerin üzerine basmak... Başka şeylere yapmaması gereken o kadar çok şeyi sigaraya yapabiliyordu ki...
Tepenin eteğindeki harabe, iki gözlü bir eve aitti, ufak bir oturma odası ve daha da ufak bir yatak odası. Oturma odasının duvarları yerindeydi, sadece tavanı yoktu. Yatak odası o kadar bile şanslı değildi, ne tavanı vardı, ne de diz hizasını geçebilen bir duvarı. Ortada bir yatağın tahta iskeleti duruyordu, içi boştu, tahta da yıllar boyunca süren tahtakurusu saldırısının izleriyle pek iç açıcı bir görüntü sunmuyordu. 'Ne oldu acaba?' diye sormadı adam, biliyordu. Eskiden, uzaktaki hatırası zaman zaman huzursuzluk uyandıran çocukluğunda bu evde bir iki kere uyumuşluğu vardı, o zamanlar oturma odasının hem tavanı, hem kapısı, hem de pencereleri yerli yerindeydi. O zamanlar bile pislik içindeydi, bu küçük sığınağı layığınca kullanan insanların ve daha küçük hayvanların kalıntıları zemini kaplardı ve neredeyse sıcak olan bir köşe bulduğunda önce orayı görece daha temiz bir hale getirirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, zamanla insandan kalan pislikler azalmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde, artık hayvanlardan kalan pislikler de azalmıştı, bunu odayı geçen bahar temizlediği için biliyordu. Şimdi odanın zemini gitgide kalınlaşan bir toz tabakasıyla kaplıydı o kadar. 'Şaşırtıcı mı?' diye düşündü, 'bu lanet olası yerde hayvanlar bile yaşamaz. Buna rağmen önce insanlar kaçtı, tatlı kıçları zoru gördüğünde kaçmak konusunda ne kadar başarılı bilmiyor değilim.'
Gök gürledi, güneşin batmak üzere olduğunu anlatmaya çalışan kahverengi bulutlar göğü kaplamıştı. Yağmur gelecekti, anlamsız, faydasız, yapmayan bir yağmur. Sadece yıkan bir yağmur, zamanla birlikte her şeyi yıkmak için kolları sıvayan bir yağmur. Ufukta bulutlara tırmanan şimşekler görülüyordu, bulutlar içten gelen bir ışıkla parlıyor ve heyecanlı bir şey oluyormuş gibi gürlüyordu. Adamın acelesi yoktu, ıslanabilirdi, yıkılabilirdi. Bunu daha önceleri çok kere yapmıştı zaten, arabası da yakındaydı. Hem buraya ıslanmak için gelmemiş miydi zaten, tepenin eteğine adımını attığında iliklerine kadar düşüncelere boğulmamış mıydı? Her adımında üzerine düşen şeyler damlalardan tanelere dönüşmemiş miydi? Biraz yağmurun yaratacağı sıkıntıya katlanmak mümkündü. Diz çöktü, yeni bir sigara yaktı. 'Bu bitince gideceğim,' dedi, 'burada daha fazla kalmanın da anlamı yok.' Kalemiyle oynamayı bırakmıştı, şimdi kağıdın yavaşça ateş tarafından yutulmasını izliyordu. Ateş heyecanla ileri atılıyordu, kendi ufak evrenini yutuyor, yok ediyordu. Bu işte tanıdık bir şeyler vardı. Yağmur damlaları onu koruyacak durumda olmayan ağacın ölü dallarından adamın tepesine düşmeye başladığında ateşi elleriyle korudu. Islanıyor, ateşi izliyor, tepe ölürken onun yanında duruyordu. Sonra ateş bitti, izmarite dayandı. Yağmur belki bitecekti; tepe ise çoktan bitmiş, kabul etmek istemiyordu. Adam kalktı, izmariti yere atıp ezdi. Tepeden inip arabasına bindi, tepeyi, eteğindeki yıkıntıyı geride bıraktı. Boş, hayaletlerle dolu -onun hayaleti değil ama, burada kesinlikle birilerinin hayaleti vardı- köyü geçti, boş, yağmalarla kendine koskoca bir iskelet makyajı yapmış kasabayı geride bıraktı, boşalmakta, ölmekte olan şehrine girdi. Talihli bir adam değildi, tepe de değildi. Kim daha talihsizdi karar vermek zor. Tepenin adamdan başkası yoktu, adam ise yıkımın sadece tepe ve eteğindeki harabeden çok daha öteye yayıldığını biliyordu. İkisi de kötü, ikisi de ölüyor.
Tutarsızlıklar için yazının iki parti halinde yazılmasını, onun için de uykusuzluğa tahammülsüz biri olmamı gösteriyorum.
YanıtlaSil