2011-02-03

The Room

kapı bu odanın kutbuydu, her şeyin başlangıcı. dışarıdan bu düz duvara yaklaşırken birden gördüğün gri bir demir parçası. ittiğinde ekseni üzerinde yavaşça, bir parça ses çıkarmadan dönerdi saat yönünde. eğer bu odayı bilmeseydin biraz hızlı itebilir, ardındaki duvara çarptırabilir ve işte ancak o zaman ufak bir ses duyardın. ses ufaktı, uzaktaki komşuları rahatsız etmekten çekinmek için yapılabilecek her şeyi yapmıştın. sonra ilerler, duvarı ve dünyayı geride bırakır ve odaya girerdin: ufak, neredeyse kare. sağ kolunu kapıya yaslar, kapıyı da duvara, ve kapıyı açık tutarak dünyanın odayı, odanın dünyayı işgaline izin verirsin. durmak mümkün mü? odanla dünyayı doldurmaktan vazgeçmek zor, çok zor... ama mümkün. kapının kapanmasıyla birlikte odanla başbaşasın. karanlık. sol elini biraz kaldırıp elektrik düğmesini bulursun -aramazsın, çünkü zaten biliyorsun- ve ışık adına bahşedilen şeyi var edersin. bu odayı daha az karanlık yapmaz, bu azıcık ışık odayı aydınlatmıyor, sadece karanlığı daha da karanlık yapıyor o kadar. tavandaki paslı lambanın içinde gıcır gıcır bir ampül var, hoş bir tezat. lambadan yere düşen ışık dairesinin ortasında hoşça, eski püskü bir tahta sandalye duruyor. bir sorgu odası gibi, ama sen bu odanın ne olduğunu biliyorsun, bu senin küçük aşk yuvan. bir duvarda kapı ve düğme var, o duvarın sağ tarafındaki duvar kapının gölgesine ayrılmış durumda, solundaki duvarın dibine bir masa dayanmış. karşı duvar ise bomboş duruyor.

duvarın dibindeki masanın da tahta olmasını dilerdin, ancak bulamadın. çöplerde aradığın çoğu şeyi bulabiliyorsun, ama her şeyi de değil anlaşılan. masanın çekmeceleri yok, sadece 4 ayağı var. dengeli olmasını kağıt parçalarıyla sağlamana gerek kalmaması talihin hoş bir oyunu herhalde. masaya ilerliyorsun, sandalyeye pek ilgi göstermeden. üzeri aletlerle dolu. senin sanatının fırçaları, keskileri. bilmeyene bir karmaşa gibi görünebilir, ama bilen için yolunu bulması çok kolay. arkandan sesler geliyor, gözlerini sabırsızlıkla kapatıyorsun, sabrını korumaya çalışarak.

...

"aptal olma," dedi, "buraya gelirken neler olacağını biliyordun." sigarasından bir fırt, şırıngaya bir fiske. oda karanlıktı, küçüktü, nemliydi. unutulmuş bir binanın bodrum katları çok hijyenik yerler değillerdi, ancak bu küçük aşk yuvasını istediği gibi bir yere dönüştürebilmişti. bir kapı vardı, kapılar olmadan bir odaya giremezsin, kapılar olmadan orası bir oda olamaz. tavanda bir lamba vardı, eski, biraz da paslı. çalışmasını sağlamak çok zor olmuştu, kaçak elektriğe erişim sanıldığından daha zor bir şeydi. tahta bir sandalye bulabilmişti. o da çok yeni değildi, ama ne fark eder? tahta bir sandalye, işte bu parça olmazsa bu oda eksik olacaktı. kapının eksikliğindeki oluşan eksiklik gibi değil, çünkü sandalyesiz odalar olurdu. olamayacak olan şey bu odada sandalye olmamasıydı; dahası, tahta bir sandalyenin olmayışıydı. bu parça -nadide değil, antika da değil, sadece gerekli- bu odayı tamamlıyordu. bir döşeği olmayabilirdi -ki, zaten yoktu- ama bu sandalyeye muhtaçtı. uyumak başka yerlerde de halledilir, ancak aşkını ve sanatını bu sandalye olmadan yaşatamazdı.

sandalyeye geri döndü, yeni aşkına baktı. elleri arkasından bağlı, ağzı bir bez parçası tarafından geriliyor. koşum takımı geçirilmiş bir at kadar güzel. kısa, dalgalı ve kahverengi saçları -dibinden siyahları görünüyordu- ve akmış makyajıyla zaten şu işlenmemiş haliyle bile ne harika bir mücevhere baktığının farkındaydı.  yüzü yuvarlaktı, gözyaşlarının geçeceği yollar maskaranın kalıntılarıyla siyaha boyanmıştı, yanaklarının allığı ağzındaki bez yüzünden pek belli olmuyordu ama o biçimli dudakların bezle temas ettiği yere bulaşan rujlar sahneyi çok daha güzel, neredeyse mükemmel bir şeye dönüştürüyordu. onu öpmek istiyordu -daha ismini bilmese de- ama elleri doluydu. sigarasını yere attı ve ezdi, diz çöktü ve kızın siyah kumaş pantolonunu sıyırdı. baldırı tamamen açığa çıkınca uygun damarı aradı. ellerini çözmek istemiyordu, gelebilecek tekmelerden de korkmuyordu. damarı bulduğunda şırıngayı aldı, kızı doldurdu. ilaç onu etkileyecekti, sadece biraz beklemek gerekliydi. sonra aracını tekrar masaya koydu, ucunu ayırdı. artık ne ağzı ne elleri doluydu. gitti, kafasını kavradı. alnını, burnunu öptü. gözlerin korkuyla dolmasını, görmemek için kapanmasını izledi. kucağına oturdu, artan nefes alış verişi duyuyordu. ilaç etkiliyor muydu, yoksa kızı avucuna alan sadece eski dost korku muydu? fark etmez, kalp atışları neredeyse duyuluyordu, göğsünün beyaz, kenarları fırfırlı gömleğin altında inip kalktığı görülüyordu. kafasını bırakmadan burnundan yanaklarına kaydı, dili yanakları üzerinde kaydı. maskaranın iğrenç tadı, gözyaşlarının tuzuyla birleşmişti. arada pudra, ya da allık, ya da adını bilmediği bir şeyler daha vardı. hepsinin altında bir ter, korku, dehşet harmanı yatıyordu. tükürdü. kız tekrar ağlamaya başlamıştı.

sandalyeyi yatırdı, artık 4 ayağının üzerinde değil, sırtının üzerinde duruyordu. kız kollarını eziyordu, ve yapabileceği bir şey yoktu. durup acıyla inliyordu o kadar. kalktı, şimdi de kızın göğsüne oturdu. kollar daha fazla ezilirken -hala kırılmanın o çıtırtısı yoktu- acıyla inlemesi de artıyordu. artık ciddileşmenin vakti gelmişti, yapılacak işler vardı. bıçağını deriyle bez arasına soktu, bezi yavaş hareketlerle, yırtılan her lifi dinleyerek kesti. kız gözlerini açmıştı, bir şey diyecek gibi duruyordu. ilaç bu aşamada insanların bir şeyler söyleyecek halde olmasını engellediği için rahattı, en fazla ağzını bir konuşmanın anısıyla oynatabilirdi. sonra ellerini yavaşça bağlarından arındırdı, bunu yaparken bıçağın kestiği şeyin ipler olmamasını sağlamıştı. kız kan içindeki sonunda sandalyenin altından çekti, ezilmenin etkisiyle kızarmış, kanla birlikte kıpkırmızı olmuştu. bir eli kendisi için, bir eli de kız için saklıyordu. kız suratına uzatılan elini hayatında ilk kez görüyormuş gibi izliyordu, zorla ağzına sokulduğunda itaatle kabul etti ve elini temizlemeye başladı. diğer eli de suratından maskarasını silen dil tarafından temizleniyordu. kesik çok derin değildi, bir noktada kanama durdu. eli kızın ağzından çıkarmak da, ağzına sokmak gibi, bir güç gerektirdi, ancak direnişle karşılaşmadı. her şey hazırdı, artık çalışmaya başlayabilirdi...

düz duvarın üzerindeki bu demir kapının ardında, bir dünya vardı, bir oda vardı. orada yaşanılıyor, ölünüyor ve olunuyordu. ışık çemberinin altında bir sanatçı, bir aşık, yeni eserini tamamlıyor, bir sonraki için ilham alıyordu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder